acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

Bundan önceki yazımda; İsviçre’deki referandum sonucu ile minare yapımının yasaklanması kararına ilişkin bir tespit yapmış ve bu olayı Türkiye günceli açısından değerlendirmeyi de bu yazıya bırakmıştım. Bu arada; referandum sonrası İsviçre’den gelen haberler bu sonucun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşınacağı ve iptalinin isteneceği yolunda. Oylamanın ertesi günü (dün) internet sitelerini taradığım gazete köşelerinde henüz bu konuya ilişkin bir değerlendirmeye rastlamadım ama bu yasak kararının insan hak ve özgürlükleri / din ve inanç özgürlüğü / İnancını özgürce yaşama hakkı çerçevesinde eleştirileceğini söylemek için kâhin olmak gerekmiyor.

 

Türkiye’de kalemi ipotekli malûm yandaş kalemşorların, Türkiye’ye gerçek demokrasiyi getiren başbakan olarak alkışladıkları Recep Tayyip Erdoğan ve biat etmiş parmaklardan ibaret partisinin demokrasi anlayışı hiç kimse için sır değil. Kendi aldığı çoğunluk oyunu –ki şimdiye dek yüzde kırk yedinin üstüne de çıkmış değil!- milli irade ilan edip ve bu milli irade kavramını kutsallaştırarak her istediğini hiç bir denetime tabi olmaksızın gerçekleştirmek... Al sana en hakiki demokrat (!) Tayyip Erdoğan’ın demokrasi kültürü ve daha önceleri “tramvaya” benzeterek şimdiye dek inkâr etmediği demokrasi anlayışı... Ve onun bu demokrasi anlayışını yere göğe sığdıramayan bir kısmı soldan dönme yalakaları...

 

AKP’nin muhalefetle anlaşma ve uzlaşmaya gerek görmeden ve toplumun önemli bir kesimiyle inatlaşarak Anayasa ve yürürlükteki yasalara aykırılığına karşın meclisten çıkardıkları kanunlar yargı tarafından denetlenip iptal edildiğinde ya da idari kararların yürütmesi Danıştay tarafından durdurulduğunda  –en son katsayı olayında olduğu gibi- hem AKP’nin hem de F tipi aydınların, Soros çocuklarının, iliştirilmiş yazarcıkların... Kısası, utanmaz bir tayfanın “Milli irade yargıçlar oligarşisi tarafından çiğneniyor, millet tarafından seçilmiş milletvekillerinin çıkardıkları kanunlar atanmış yargıçlar tarafından iptal ediliyor, bir yargıçlar devleti (Jüristokrasi) kurulması süreciyle karşı karşıyayız.” Ve benzeri yaygaralarla yargıya ve yargıçlara saldırdıklarını sağır sultan bile bilmiyor mu?

 

Şimdi gelelim onların bu demokrasi ve hukuk anlayışları açısından İsviçre’de minare yapımının yasaklanması kararına. Yasak kararını kim aldı? İsviçre toplumunun yüzde elli yedisi! Yani meclisteki milletvekilleri de değil, halkın milletin ta kendisi. Üstelik bizdeki gibi yarıdan az (yüzde kırk yedi) bir çoğunluk da değil, toplumun yarısından fazlasını temsil eden (yüzde elli yedi) bir çoğunluk... Pekiyi Erdoğan ve tayfası bu kararı “Milli irade böyle istemiş, saygı duymak lazım” diye mi karşılayacak? Ve İsviçreli Yeşiller bu kararı yargıçların iptal etmesi için AİHM’ye taşıdığında aynı Erdoğan ve tayfası “Halkın aldığı kararı yargıçlar iptal edemez, demokrasiye aykırıdır” diye karşı mı çıkacaklar? Gülmeyin, soru ciddi bir soru!

 

Yoksa bu yasak kararını halk çoğunluğunun aldığına, milli irade palavrasına ve yargıçlar devleti safsatasına filan boş verip “Bu yasak Müslümanlara zulümdür, din ve vicdan özgürlüğüne ve inancını özgürce yaşama hakkına aykırıdır ve AİHM (yani yargıçlar!) bu yasak kararını derhal iptal etmelidir” mi diyecekler? Düşündüğünüz şeye de bakın... Tutarlı olmak, dürüst olmak, içtenlikli olmak ve aydın namusuna sahip olmak gibi bir derdi olmayanlar için çok zor bir şey mi sanıyorsunuz? “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi kanunen suç ilan eden İsviçre’yi bu kararından ötürü ayakta alkışlayanlar, minare kararından ötürü aynı İsviçre’yi yarın yerden yere vurduklarında sakın şaşırmayın.

 

Çoğunlukçu demokrasi anlayışından çoğulcu demokrasi anlayışına hala geçememiş bir siyasal kadro ve yardakçılarının zorunlu olarak yaşadıkları ve yaşayacakları çelişkiler bunlar. İsviçre’nin aldığı yasak kararına gelince... Önünü ardını tüm boyutlarıyla değerlendirmeden “doğru” ya da “yanlış” diyerek işkembeden sallama ve işin kolayına kaçmayı içime sindirebilseydim, minare yasağı konusundaki kişisel görüşümü hemen söylemez miydim? Ama izninizle şunu söyleyebilirim. Birincisi; Siyaset cambazlarının çıkardıkları yasaların niçin hukukun denetiminden geçmesi gerektiğini hala anlamayanların, bu karar sayesinde anlamalarını umuyorum. İkinci olarak da; bize demokrasi ve insan hakları dersi veren Avrupalıların aynı dayatma ile karşılaştıklarında vehbinin kerrakesini anlamış olmalarına için için seviniyorum!

 

 


 

 

 

İsviçre’de Anayasal çerçevede yapılan halk oylamasında “Minare yapımının yasaklanması” yönünde yüzde elli yedi oranında kabul oyu çıkması ve bu yasağın, sonuçların resmen duyurulmasıyla yürürlüğe girecek olması doğal olarak çeşitli tepki ve tartışmalara yol açacaktır. Bu olayı farklı açılardan değerlendirmek mümkün ise de ben Türkiye’de güncel olan demokrasi, milli irade, yargıçlar devleti, hukukun üstünlüğü tartışmaları açısından konuya eğilmenin yararlı olacağı kanısındayım.

 

Öncelikle; oylanan ve yasaklanması kabul edilenin İslamiyet olmadığını, camiler olmadığını, kişilere ibadet yasağı olmadığını, namaz kılmanın, oruç tutmanın ve öbür dinsel görevlerin yasaklanmadığını altını çizerek vurgulamak gerekiyor. Çünkü bu sonuç büyük olasılıkla ona yol açanlarca çarpıtılarak ve kışkırtıcı bir yaklaşımla sunulacak, ibadet yasaklanmışçasına saldırılarda bulunulacaktır. Oysa bir kez daha yinelemek gerekirse yasaklanan sadece (ve şimdilik!) “Minare yapımı.” Bağnazların bu ifadeye gösterecekleri tepkiyi tahmin etmek hiç de zor olmadığından şunu eklemeliyim ki, bu sadece bir tespit, yoksa yasağı savunmak ya da karşı çıkmak değil.

 

Afişlerde kullanılan motif, İsviçre bayrağını çoğalarak kaplayan minareler. Ve kampanya komitesinin esbaşkanı ve aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi (SVP) milletvekili Ulrich Schlüer Cumhuriyet’ten Berza Şimşek’e yaptığı açıklamada minarelere karşı olmalarının nedenini şöyle açıklıyor: “İnanç özgürlüğünün minarelerin yasaklanmasıyla ilgisi yok. Müslümanlar cami yaptırmaya devam edebilirler. Biz sadece camilerin, siyasi İslâm’ın simgesi olan minarelere sahip olmasını istemiyoruz.” Yine yasak taraftarı bir başka milletvekili, Oskar Freysinger de diyor ki “Eğer Türkiye Başbakanı Erdoğan, ‘Minareler süngümüz’ diyorsa bu bana bir şey anlatıyor. Onun süngülerinin İsviçre’de olmasını istemiyorum”

 

Asıl konuya geçmeden önce şunu da eklemem gerekir ki bu milletvekilleri ne derse desin, sorun sadece minarelerle sınırlı değil ve bu sadece bir ilk adım. Çünkü şu sözler de Schlüer’e ait: “İslâm, Müslümanların şeriat olarak adlandırdığımız dini hukuk kurallarını uygulamasını zorunlu kılıyor ve şeriat, İsviçre yasalarına tamamen aykırı... Ancak ülkemizde görücü usulü evlilikler, kadın sünneti, recm cezası, ‘iffetli’ ve ‘iffetsiz’ insanlar için ayrı mezarlar istemiyoruz.” Dolayısıyla sorun, Müslümanların İsviçre’de topluma dini hukuka dayalı bir yaşam biçimi dayattıkları endişesi ve henüz vakit varken bunun önünü kesmek önlemi.

 

Bu halkoylaması ve sonucunun günümüz Türkiye’si açısından değerlendirilmesine gelince... Ordan burdan dönmelerin, F tipi aydınların, Soros çocuklarının ve iliştirilmiş yazarcıkların yuvalandıkları yandaş ve yalaka medya köşelerinde “En hakiki demokrat” ilan ettikleri Recep Tayyip Erdoğan ve partisinin demokratlığı konusunda, bu dalkavuk tayfanın ve “en hakiki demokratın” hukuktan ve hukukun üstünlüğünden gerçekte neyi anladığı konusunda bu minare referandumu, ahmakların bile anlayabileceği bir olay olma özelliği taşıyor. Bu zorunlu girişten sonra, bundan sonraki yazıda “minare yasağı” olayına işte bu pencereden bakmayı deneyeceğim.

 

 

 

Sahibimiz Hıdır Ağam bu sabah hepimizi toplayıp bir kamyona yüklemiştir. Şoförle konuşurken duymuşum, bayram geliyormuş bizi İstanbul’a götürecekmiş. He vallaha insan minsan ama yine de hakkını yiyemem bizim gibi hayvanlardan bir eksiği yoktur. Onca masarife girip bayramda koyunu danası için bayram turu düzenleyen kaç ağa vardır?

 

Hava soğuk mu soğuktur ama bizim derilerimiz kalın. Tepemize bir de kalın bez germiştir Hıdır ağam ki yağan yağmurdan ıslanmayalım. Böyle düşünceli insan az olup o da bize rastlamıştır, kendi masarifinden önce bizim iyiliğimizi düşünmektedir. Kamyonun kasasında tahtadan yapılmış yemlikler koymuştur, boşaldıkça yem koymaktadır. Ağzı fırdolayı kesilmiş üç naylon bidon vardır, susadıkça su içeriz.

 

Kars’tan İstanbul’a yol çok uzakmış nereden bileyim, git git bitmiyor. Gece oldu hava iyice soğudu, birbirimize yaslanıp ısınmaktayız. Ama hiç birimiz şikâyet de etmemekteyiz çünkü nankörlük olur. Ağam bizi İstanbul’a götürür, hayvanat bahçesini gezdirip herhalde luna parkta dönme dolaba bindirecek, belki de sinemaya bile götürecektir. Şimdi durduk yerde böğürüp melemek bir hayvana yakışmaz.

 

İstanbul’a geldik, kamyon koca bir meydana yanaştı ki bizim köyü aratmıyor çamur deryası, çok sevinmişim. Yabancılık, sıla hasreti çekmeyeceğimdir. Hıdır Ağam büyük bir çadır kurdu altına girdik. Derken general gibi bir kaç adam gelmiştir, meğer belediye görevlileri imiş. İki bin yetele yer kirası aldılar Hıdır ağamdan. Bizim için bunca masarif, biz ağamın hakkını mümkünatı yok ödeyemeyiz. Çok iyi bir insandır, çok...

 

Derken bazı adamlar gelip oramızı buramızı ellemeye başladılar. Baktık ağamız ses çıkarmıyor, biz de ayıp olmasın diye ses çıkarmamışız. Ağam sustuktan sonra bize melemek böğürmek yakışmaz. Ne de olsa gurbet elde misafir sayılırız. Adamlar ağama sorarlar “Nereden gelmişsen... Kaç kilodur... Kaç paradır... Çok söyledin, gel anlaşah...” Sonra el ele tutuşup ellerini kollarını sallamaya başlıyorlar. Başka birileri de “Hadi oldu bu iş!” diye hem ağama, hem de adamlara çığrışmaktalar.

 

Pazarlıkmış bunun adı. Her pazarlıktan sonra eğer anlaşma olursa aramızdan biri adamla birlikte gitmekte ki adam herhalde İstanbul’u gezdirip getirecektir. Öyle ya ağam hepimizi birden nasıl gezdirsin? Ağam bizi gezdirsinler diye elin adamlarıyla pazarlık yapmakta. Adamla birlikte giden arkadaşlarımızın ardından iç çekerek gıptayla bakmaktayız ne şanslı koçlar, danalar var diyerekten. Biz bu ağamın hakkını mümkünatı yok ödeyemeyiz.

 

Ağamın parası çok azalmış olmalı ki pazarlık yapıyor yapıyor anlaşamıyorlar, adamlar gidip başka çadırlarda başka danaları koçları elleyip yokluyorlar. Böyle olunca biz de gezmeye gidemiyoruz haliyle, şanssızlık işte. Canımız çok sıkılmaktadır ama bir iki meleyip, bir iki böğürüp susmaktayız. Yoksa hem ağama hem de İstanbullulara ayıp olur, “Ne görgüsüz hayvan bunlar yahu!” dedirtip ağamızı utandırmamak lazım.

 

Derken bir gün omuzlarında bir acayip aletlerle adamlar kadınlar geldi, televizyondan geliyorlarmış, ne demekse? Ağama bir şeyler sordular, ağam meğer bizden de dertli imiş. Başladı anlatmaya: “Taa Kars’tan gelmiş, üç bin lira kamyon parası vermişim. İki bin lira da yer kirası. Şimdiye kadar sadece iki hayvan sattım. Burada gördüğünüz gibi çamurlar içinde soğukta rezil olmaktayız. Eskiden bizim oralarda Et ve Balık Kurumu kombinaları vardı gider oralarda satar, sonra köyümüze döner yeniden yetiştirirdik hayvanımızı. O Kurumu sattılar, ortada kaldık, hayvancılık öldü...”

 

Ağamın dediklerinden hiç bir şey anlamamışım. Ama merak etmişim, o Et Balık Kurumu dedikleri neyse, satılırken benim ağam ve öbür ağalar niye karşı çıkmamışlar da şimdi şikâyet etmektedirler? Hem fena mı olmuştur, eğer o kurumlar satılmasaydı biz İstanbul’u görebilecek miydik? Neyse, biz hayvanız bizim aklımız ermez.

 

Sonra bu sabah yanında küçük bir çocukla bir adam geldi, butumu böğrümü elledikten sonra ağamla ellerini kollarını sallaya sallaya pazarlık yaptılar. Heyecandan kalbim duracak sandım. Bu seferki şanslı hayvan ben miydim? Ama niye benden bahsederken “Kurbanlık” diyorlar anlamamışım. Derken anlaşıp beni kamyonet diyorlar küçük bir arabanın arkasına koydular. Küçük çocuk da yanıma binip bana sarıldı ama babası “Orada üşürsün” diyerek bizi ayırdı ve arabanın önüne birlikte oturdular.

 

Şimdi yoldayız ve çok heyecanlanıyorum. Beni acaba önce Luna Park’a mı götürecekler yoksa sinemaya mı?

 

(Yazının ilk yayını: Aralık 2007)

 

 


                                              

  Gaffar Abla Dert Dinliyor        

 

gaffarabla@gmail.com                                                                                            

 

                                                                                                                 

 

 

Afyonkarahisar’dan Makbule İçli soruyor:

 

Sevgili Gaffar ablacığım; benim derdim çok büyük. Ben en yakın arkadaşım Sevgi’nin sevdiği erkeğe âşık oldum. Tabii bunu Sevgi’ye söyleyemedim. Biz Sevgi’yle küçükten beri ikiz gibi birlikte büyüdük, bunu duyarsa yıkılır!  Kendimi ona ihanet etmiş gibi hissediyorum. Kendimden nefret ediyorum. Allahım ben ne kötü bir kızım Gaffar Abla! Gerçi Brad’in, yani Brad Pitt’in, ne Sevgi’nin ne de benim onu sevdiğimizden haberi bile yok. Bilse elbette beni seçer ve Sevgi bir kez daha yıkılır. Onun için bu aşkı unutup yüreğime gömmeme yardım et Gaffar ablam...

 

 

Sevgili Makbule kızım, maşallah sen çok vefalı bir arkadaşsın. Ama ne yapsan da bu aşkı unutamazsın. Onun için benden sana tavsiye, Sevgi’ye söyle Brad Pitt’e âşık olduğunu yazıp mektup atsın. Hiç merak etme, Brad ona “Aramızda okyanus var kavuşamayız” diye cevap yazacaktır. Bu sefer Sevgi’ye masusçuktan “Dur şakadan ben de yazayım” deyip sen de yaz. Nasıl olsa Brad sana “Ben de seni seviyorum Makbule!” diyecek... Sevgi senin ikizin sayılır, bağrına taş basar, senin mutluluğun onun mutluğu sayılır,  çekilir aradan. Brad hemen Angelina Jolie’yi boşayıp sana koşar, dillere destan bir düğün yapar ve siz erersiniz muradınıza, Sevgi’yle biz de çıkarız kerevete, gökten üç elma düşer, ister yeriz ister hoşaf yaparız. Siz de Brad’le n’aparsanız yapın, sizi gidi sizi!


 

Muhterem büyüğüm, değerli devlet adamı, doğuştan diplomat Sayın Recep Tayyip Erdoğan beyefendi ve onun hayatındaki ikinci büyük eseri olan AKP’nin, Türkiye ve dünya için yüce Rabbimin bir lütfu olduğunu bilmesine herkes bilir de sadece muhalif ve münafıklar bilmezden gelir ve üstelik onun hayırlı başarılarına engel olmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar kahrolsunlar. (O büyük insanın hayatının birinci büyük eserini merak edenler için, Bknz: Türkiye’nin bugünkü hali!)

 

O ki Türkiye’ye çağ atlatmak için gecesini gündüzüne katmış, siyaset bir yandan, savcılık bir yandan, Türkiye’yi pazarlamak bir yandan, gemicikler bir yandan, villacıklar bir yandan... Anayasayla uğraş, laiklikle uğraş, yargıyla uğraş, muhalefetle uğraş, medyanın geri kalanıyla uğraş... Yazık değil mi o civanım delikanlıya, gözlerinin altı morardı yahu!

 

En büyük projesi Türkiye’ye gerçek demokrasi getirmek olan o güzel insanın “Bu parlamentodan bütün kararlar oybirliği ile çıkıyor!” diyen Pakistan Başbakanı ve aziz kardeşi Gilani’ye “Darısı bizim başımıza!” derken dile getirdiği demokrasi özlemini, CHP’liler tepki olarak meclis oturumunu terk ederken arkalarından “Güle güle! Siz olmadan daha rahat konuşuruz!” şeklinde ifade ettiği demokrasi bilincini nasıl görmezden gelirsiniz?

 

Ne diyor o gelmiş geçmiş en kıymetli Türk büyüğü Sayın Başbakanım? “Türkiye, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün göstermiş olduğu muasır medeniyetler seviyenin üstüne çıkma hedefine doğru hızla yol almaktadır” Kimin sayesinde? Sorarım size kimin sayesinde! Bir rahat bırakın da Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesinin üstüne şöyle hazmettire hazmettire bir çıkarsın da dünya seviye görsün. 

 

Hani çocukları olmayan karı koca, ulemadan üfürükçü bir hocaya gitmişler. Hoca demiş ki “Dokunmam lazım. Azıcık dokunursam çocuk memur olur, biraz ileri gidersem çocuk avukat olur, tam ileri gidersem çocuk doktor olur.” Karı koca düşünmüşler başka çare yok, “Azıcık dokunsun, memur da olsa hiç olmazsa bir çocuğumuz olsun.” Hoca ile kadın kapanmışlar bir odaya, hoca dokunmaya başlamış ama o kadarla kalmak niyetinde değil. Tam ilişkiye geçecek iken kadın telaşla “Aman hoca efendi ne yapıyorsun! Biz memur istemiştik.” diyecek olmuş ama hemen terslemiş ulemadan hoca efendi “Çocuğun istikbaliyle oynama!”

 

Yahu rahat bırakın şu muhterem büyüğüm Tayyip beyefendiyi de yapmak istediklerini bir güzel yapsın, etmeyin eylemeyin oynamayın şu Türkiye’nin istikbaliyle...

 

 

 

 

 

 

Gerçek aydınlara saygı duymamak mümkün mü? “Gerçek” derken dürüst, içtenlikli, insan haklarını tüm insanlar için savunan, hukukun üstünlüğünü ve adaletin gerçekleşmesini yürekten isteyen ve haklıyı haksızdan ayırmakta tarafların kimliğini değil hukuksal değerleri temel alan, insanlığın binlerce yılda yaşadıklarından süzerek eriştiği etik değerleri içselleştirmiş olarak ne adına olursa olsun onları çiğnemeyen, özelde yaşadığı toplumdan genelde dünyadan ve çağından sorumluluk duyan ve bu konuda ne bahasına olursa olsun doğru bildiklerini söyleyen aydınları kastediyorum.

 

GDO Yönetmeliği gündeme oturalı beri internet üzerinde, kendilerini aydın olarak niteleyen bazı köşe yazarları ve ekran profesörlerinin fotoğraflarının yer aldığı bir ileti dolaştırılmakta “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” başlığı ile. Bu yakıştırmada haklılık payı var mıdır yok mudur konusunda bir yargıya varmak için, yukarıda kendimce tanımlamaya çalıştığım “Genetiği Değiştirilmemiş Aydın” nitelikleri açısından bu kişileri değerlendirmenin yeterince bir fikir vereceği kanısındayım. Yeterince bir fikir... Kesin bir yargı değil!

 

Bunun için; yaptıkları, ettikleri, yazdıkları, çizdikleri,  sahiplenmeleri, eleştirileri, saldırılarıyla gazete köşeleri ve ekranlarda herkesin gözü önünde apaçık arz-ı endam eden bu kişilerin bu edimlerini, gerçek bir aydının taşıması gerekli nitelikler açısından irdelemek mümkün. Ancak ben bugün tek bir örnek ile yetineceğim ki onların kılavuzluğunu benimseyip kendi aklını nadasa bırakmamış, onları (ve tüm dünyayı) sorgulayarak okuyan herkesin bu örnekleri çoğaltması mümkün...

 

Meşhur “Islak imza” olayında bu kişiler köşelerinde irticayla mücadele belgesinin TSK’ya ve altındaki imzanın da Albay Dursun Çiçek’e ait olduğunu kesinleşmiş bir gerçek gibi topluma sunup ve masumiyet karinesini çiğneyerek yargının sonucunu beklemeden suçluyu ilan ettiler ve hala etmekteler. Savcılığın 2009 Temmuzunda imzanın fotokopi olması ve kime ait olduğunun bu nedenle saptanamaması nedeniyle dosyayı geçici olarak kapatmasından sonra da aynı suçlamalarını sürdürdüler.

 

Derken “Vatanını, milletini seven meçhul bir Türk subayı” imzasıyla bir ihbar mektubu ekinde ıslak imzalı olduğu savlanan bir belgenin Ergenekon savcılarına gönderildiğini, savcılığın istemi üzerine bu belgeyi inceleyen Adlî Tıbbın “imzanın Dursun Çiçek’in eli mahsulü olduğunun söylenebileceği” yönünde bir rapor verdiğini ve yürürlükteki ilgili yasaya göre soruşturma süresince gizli kalması gereken bu bilgileri, o köşe yazarlarının gazete manşetleri ve köşelerinden öğrendik. Bu gelişme ile birer mitralyöz yuvası gibi kullanılan köşelerden açılan yaylım ateşi arttıkça arttı, kendilerini savcı, yargıç ve cellât yerine koyan bu “aydınların” ne Genelkurmay Başkanı’nı TSK’dan attırmadıkları kaldı ne de TSK’yı lağvedip yerine Nizam-ı Cedit kurmadıkları...

 

Ve Albay Dursun Çiçek tüm iddiaları reddeden ifadesi savcılıkça alındıktan sonra sevk edildiği mahkemece tutuklandığında, alınmış bir intikamın sevinç naraları ile ve yargıya övgüler düzülerek adeta yer yerinden oynatıldı. Ta ki; tutuklamaya yapılan itiraz aynı yargı tarafından haklı görülüp ve “şüphelinin üstüne atılı suçların kanuni tanımında yer alan unsurlarının bulunmadığı” (yani Adli Tıp raporunun ve öbür iddiaların yeterli bulunmadığı) gerekçesiyle Dursun Çiçek’in tutukluluk haline son verilinceye kadar.

 

İşte bu “aydın” kişiler şimdi bu salıverme kararı yüzünden hem yargıya ve hem de ona baskı uygulayarak bu kararı almasını sağladığı iddiasıyla TSK’ya ateş püskürmekteler. Tutuklama kararı verilirken TSK diye bir kurum yokmuş da o karardan sonra ortaya çıkmış gibi... Dursun Çiçek geldi ifadesini verdi, tutuklandı ve itiraz üzerine “suçların kanuni tanımında yer alan unsurların bulunmadığı” gerekçesiyle, yani elde tutuklamayı gerektirecek yeterince kanıt bulunmadığı gerekçesiyle salıverildi.

 

Şimdi niçin bu gerekçe göz önüne alınarak “kanuni tanıma uygun unsurları” ve tanık olduğu olayları mahkemeye sunmak üzere “Vatanını, milletini seven meçhul” Türk subayına “Çık ortaya ve tüm bildiklerini savcılara yüz yüze anlatarak mektubunda ileri sürdüğün iddiaları kanıtla ve Dursun Çiçek’in tekrar tutuklanmasını sağla” çağrısı yapılmaz da yargının hukuk çerçevesinde serbest bıraktığı Çiçek’e ve TSK’ya saldırılır? “Müddei iddiasını ispatla mükelleftir” yani “İddia eden iddiasını kanıtlamak zorundadır” hükmü yasada yerini almış bir hukuk ilkesi değil midir? Niçin iddia eden meçhul subaya iddiasını ispatlaması için çağrıda bulunulmaz da, suçsuz olduğunu kanıtlaması için Çiçek’e saldırı üstüne saldırı yapılır?

 

Ben şimdi kalkıp bu beylerden birinin ya da birkaçından oluşan bir suç örgütünün uyuşturucu ve beyaz kadın ticareti yaptığını imzasız bir mektupla ihbar etsem ve ortadan kaybolsam... Bu beylerin mantığına göre, suçsuz olduklarını kanıtlamadıkça bu suçtan ötürü tutuklanmaları mı gerekecek?

 

İbretlik olayların bolca yaşandığı günlerden geçiyoruz. İktidarı elinde tutanlar ve o iktidardan nemalanma karşılığı köşelerinde kalemşorluğunu yapanlar kısa bir süre için borularını öttürebilirler. Ama er ya da geç Ayamama deresinin yolunu bulması gibi, sosyolojinin yasalarına uygun toplumsal gelişim de önüne konulan engelleri bir gün yıkarak tarihsel akışını kaldığı yerden sürdürecektir.

 

 

Aynaya Buyurun!

16/11/2009

Bir an için bir ülke düşünün ki bu ülkede namaz kılanların telefon konuşmaları dinleniyor, oruç tutanlar sorgusuz sualsiz tutuklanıp mahkeme önüne çıkarılmadan aylarca ve yıllarca hapislerde çürütülüyor, Hacca gidenler bir kısım medya tarafından terörist bir örgütün üyesi olarak ilan ve yargısız infaz ediliyor... Ve o devletin Anayasasında resmi dinin İslam ve devletin de İslam devleti olduğu yazıyor... Örneğin İran, örneğin Suudi Arabistan, örneğin Libya... Tepkiniz, değerlendirmeniz ve yargınız ne olur? Anayasa’sında “İslam Devleti” yazıyor diye o devleti bir İslam Devleti mi kabul edersiniz yoksa namaz kılan, oruç tutan, Hacca giden Müslümanlara hayatı zindan ettiği için “İslam Devleti” iddiasına uygun bir yerinizle güler misiniz?

 

Şimdi bu konudaki yargınızı bir kenara yazarak başka bir varsayıma (!) geçelim. Bir an için bir ülke düşünün ki bu ülkede milyonlarca insanın (Ve hatta savcıların yargıçların bile)  telefonları yasalar zorlanarak ve yasa dışı yollardan dinleniyor, ülke sorunlarına ilişkin muhalif görüş bildirenler hukuksallığı tartışılır kanıtlar ve kanıtsız iddialarla tutuklanıp aylarca, yıllarca hapislerde çürütülüyor, ülkenin profesörleri, gazetecileri, yazarları, aydınları medyanın bir kısmı tarafından terör örgütü üyesi olarak ilan ve yargısız infaz ediliyor... Ve o devletin Anayasa’sında devletin hukuk devleti olduğu yazıyor... Örneğin Fransa, örneğin İtalya, örneğin Türkiye... Tepkiniz, değerlendirmeniz ve yargınız ne olur? Anayasa’sında “Hukuk Devleti” yazıyor diye o devleti bir hukuk devleti mi kabul edersiniz, yoksa düşünen insanlarına, iktidarı sorgulayan karşıt görüşlü aydınlarına, ülkenin yazarlarına, çizerlerine, profesörlerine, gazetecilerine hayatı zindan ettiği için “Hukuk Devleti” iddiasına uygun bir yerinizle güler misiniz?

 

Şimdi dönün bir kenara yazmış olduğunuz ilk paragraftaki yargınıza ve ikinci paragraftaki soruya verdiğiniz yanıt ile karşılaştırın. Gerçekten demokrasiden yana olup olmadığınızın, hukukun üstünlüğüne içtenlikle inanıp inanmadığınızın, ele güne karşı kendinizi nasıl tanıtmış olursanız olun kendinize karşı dürüst olup olmadığınızın ve onur kavramına nasıl baktığınızın yanıtı orada...

 

Bu CHP’liler iflah olmaz derim de başka hiç bir şeycikler demem. Ne demiş atalarımız? “Can çıkar huy çıkmaz!” Bunlar da canları çıksa bile yalan söylemeye mezarda devam edecekler hiç kuşkunuz olmasın. Ne o öyle AKP meclisteki açılım görüşmelerini Atatürk’ün ölüm yıldönümüne denk düşürdü diye afralar tafralar, karşı çıkmalar? Açılıma karşıyız demiyorlar da kalkmış “Görüşmeleri ertesi gün yapalım” diyorlar. Böyle önemli ve acil bir konu ertesi günü bekler mi yahu?

 

Hadi bu neyse ne de, neden o gün mecliste “Atam İzindeyiz”, “Emanetine Sahip Çıkacağız” diye pankartlar açıyorsunuz! Hani siz açılıma karşıydınız kardeşim! Ya ardından da “Başbakan Meclis Başkanını azarladı!” yalan ve iftirasını atmanıza ne demeli? Yazıktır ve de ayıptır yahu! Ne bu cihanda Ergenekon mahkemesinde, ne de öbür cihanda ahiret mahkemesinde bunun hesabını veremeyeceksiniz aha şuraya yazıyorum. Çünkü olayın aslı öyle değil ve azarlama paylama falan da yok.“Nereden biliyorsun?” derseniz, olayı bizzat yaşayan kapı gibi bir tanığım var.

 

Trakyalı hemşerilerimden biri ertesi gün beni arayıp anlattı olayın aslını. “Te geçen gün eptende bi cinnet geçirip üj bej kişiyi doğradım be yaa. Kendime gelince bi de ne güreyim, er tarafım kan içinde. Şincikin gidip burada karakola teslim olsam ümüğümü sıkarlar benim anadın mı. Baktım Abur’da teslim olanları davul zurnayla selbes bırakmaktalar, dedim Abur’a gideyim be yaa. Ama gitmeden önce Sayın Başbakanıma süleyeyim de göndersin savcısını hâkimciğini ayacığıma, beklemeyeyim Abur’da boşu boşuna onca saat.

 

Efendima süleyeyim vardım Ankara’ya ararım Başbakanımı, dediler “A be o mecliste açılım yapar annadın mı.” Gittim meclise baktım ki Başbakanım meclis başkanının önünde gayet saygılı bir şekilde ceketini iliklemiş de konuşur. Dedim lafını bölmeyeyim, durdum bir kenarcıkta dinlerim. Sayın Meclis Başkanımdedi Başbakan aynen Te bu susak aazlılar pankart açıp dururlar, istirham etsem acaba müdahale etmeniz mümkün mü be yaa Sayın Meclis Başkanım? A be em siz bu meclisi ne güzel yönetiyorsunuz!” Aynen böyle süledi nah bu kulacıklarım şahidimdir anadın mı.”

 

Hemşerime “Sen şimdi nereden arıyorsun, Habur’a gittin mi?” diye sordum tabii. “Yok be kapçık aazlı” dedi telefonda. Biraz sustuktan sonra da ekledi “Te bi kaç güne kadar benden aber alamazsan bil ki Silopi mapısındayım. O zaman erkese anlat be yaa “A be bu pankartların açılmasına nasıl izin verirsin? Attırasın o kartonları dışarı! Bu nasıl bir meclis yönetimi be yaa!” aynen böyle süledi Başbakan.”

 

Hemşerimin yalancısıyım, olayın aslı budur.