acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.


Hiç deve ve kuzu görmemiş bir kişiye, bir gruba, bir topluma deveyi kuzu diye yutturmanız çok doğaldır. Daha önce hiç kuzu görmemiş ki “Bu kuzu değil” diye itiraz etsin. Hele bir de size gözü kapalı inanıyor ve güveniyorsa... Siz “Yahu bu kuzu değil deve...” dedikçe sizinle alay edeceklerdir. Siz istediğiniz kadar “Kuzunun hörgücü olur mu?” diye derdinizi anlatmaya çalışın, ne anlarsınız siz kuzudan!


 


Artık bir kuzu muhabbeti başladı mıydı siz her “kuzu” deyişinizde o minik kıvır kıvır tüylü koyun yavrusunu kastederken, karşınızdaki her kuzu dediğinde kastettiği hörgücüyle boylu boslu, evire çevire geviş getiren koskoca bir devedir. Siz “Kuzunun hörgücü olmaz” dedikçe karşınızdaki size ders verir “Olmaz olur mu, bal gibi olur. Sen ne anlarsın kuzudan!”

 

Siz “Kuzu mini minnacık, on onbeş kiloluk bir hayvandır” dedikçe karşınızdaki haklı olarak itiraz edecektir. “Hiç olur mu? Kuzu boylu boslu, en az yüz kilo gelen bir hayvandır.” Siz “Yahu deve yük taşır, kuzu hiç yük taşır mı?” derseniz, yanıt hazırdır. “Taşır elbet, sen ne anlarsın kuzudan!” Kim bilir belki de onlar haklıdır, ne de olsa parmak hesabı olarak çoklar! Bırakın kuzuyu sevmek için kucaklarına nasıl alacaklar onlar düşünsün.

 

Böyle uyduruk bir öykü ile günümüzün demokrasi ve hukuk tartışmalarına yollamada bulunmak mümkün mü? Somut kavram ve nesneler konusunda elbette böyle abuk sabuk bir tartışma düşünülemez bile. Ama ya soyut kavramlar söz konusu ise ve üstüne üstlük o soyut kavramlar “dışarıdan ithal” ise? Ya sizin ithalatçınızın size -örneğin- demokrasi diye sunduğu demokrasi değil de deveyse?

 

İnsanlar aralarında ortak simgelerle iletişim kurarlar. Konuşma dili olsun, yazı dili olsun, işaret dili olsun, vücut dili olsun... Eğer kullandığınız simge karşınızdaki kişi için farklı bir anlam taşıyorsa anlaşabilmeniz mümkün mü? Hele biraz önce değindiğim gibi soyut kavram ve değerlerin açık seçik, üzerinde uzlaşma sağlanmış ortak anlamları yoksa sağlıklı bir tartışma olasılığı nedir?

 

Bırakın soyut kavramlar üzerinde anlaşmayı, somut kavram ve nesnelerde bile kullandığınız simgeyi açık seçik tanımlamak zorundasınız. Yoksa cinsini belirtmeden elma istediğinizde size bir kilo starking elma veren manavı “Ben golden elma istemiştim” diye suçlamaya yüzünüz olmaz. Ha, yüzsüzsünüzdür ve suçlarsınız o da ayrı mesele!

 

Neden –Aziz Nesin’in tam ona yakışır bir zekâ ile dediği üzre- Türkiye’de her üç kişiden beşi(!) şiir yazar ama şair değildir? Ve yazanlar yazdıklarına şiir diyorlar diye şiir midir her yazılan?

 

Ya benim bu yazdığım ne? Bugünlerde vaktim kıt ya, “Laf olsun torba dolsun, sayfam boş kalmasın” dedim hepsi bu. Ciddiye alırsanız sorumluluk kabul etmiyorum!

 

 

 

TÖREN

6/7/2009



Törenle gömülürken bir ilke,

Hiç kimse bilmemeli.

Sadece ölen katılmalı törene,

Bir de öldüren.

Öldüreni öldürürken görenler bir de,

Ve elbette ölenin akrabaları, eşi, dostu, komşuları,

Öldürenin haklı olduğuna tanıklık edecek olanlar,

Medya mensupları,

Mezar kazıcı,

İmam efendi,

Cenaze arabasının kaptan şoförü,

Cenaze kalabalığına simit satan halk,

Derdi günü sadaka dilenciler,

Mezara su dökecek çocuklar bir de...

Çükleri su dökmeye hazır ve ellerinde.

Ve biri öldürdüğü ilkeyle gömülürken,

Zinhar hiç kimse bilmemeli.

Televizyon kanallarında

Ve radyo programlarında,

Son dakika haberleri hariç.

 


 





              Sevgili Aziz Üstat;

 

              Sen gideli 14 yıl oldu. Olmasına oldu da bir gün olsun unutulmadın, dilimizden hiç düşmedin bu güne kadar. Eskiden de olduğu gibi her gün öyle olaylar yaşanıyor ki “Tam Aziz Nesin’lik” diyerek seni anmaktayız. Hatta laf aramızda, tam “senlik” eski solcular öyle ileri gittiler ki, senin pabucunu dama attılar desem yeridir.

 

             Aziz üstat; sen gördüğün çarpıklıkları mizaha bulayıp yazıyordun, bunlar yazmanın da ötesine geçtiler o çarpıklıkları bizzat yaşıyor ve yaşatıyorlar. Rivayet odur ki sormuşlar sana “Neden hep asık suratlısınız? O mizah öykülerini yazarken de mi gülmüyorsunuz?” diye ve siz de demişsiniz ki “Ben insanlar ağlasın diye yazıyorum, nedense gülüyorlar!”

 

             İşte demokrasi anlayışları, hukuk anlayışları, özgürlük anlayışları, solculuk anlayışları tamamen kendilerine özgü bu F tipi tayfa da gerçekleri çarpıtarak bu halkı kendi çocuklarından oluşan Türk Silahlı Kuvvetleriyle korkutmak ve darbeci göstermek için yazıyorlar ama onları akıl gözüyle okuyanlar nedense gülüyor!

 

             En son komikliklerini yazayım istersen. Bunların demokrasi kahramanı olarak yutturmaya çalıştıkları AKP ve iktidarı geçen gecelerden birinde çeteci, darbeci olarak suçlanan askerlerin doğrudan sivil yargıda yargılanmasına ilişkin bir yasa değişikliğini tam “senlik” bir alicengiz oyunuyla gözlerden kaçırarak meclisten geçiriverdi bir gece yarısı. Bu alicengiz oyununa itiraz edenleri de asker yanlısı, demokrasi düşmanı ilan ve infaz ettiler hiç vakit kaybetmeden.

 

              Askeri Yargının, Genelkurmay’ın denetiminde olduğu için adil bir yargılama yapmasının mümkün olmadığını iddia ederek alicengiz oyununu savunan bu F tipi tayfaya göre Adalet Bakanının Başkanı ve Müsteşarının da doğal üyesi olduğu HSYK’na bağlı ve yine Adalet Bakanına bağlı müfettişlerce denetlenen Sivil Yargı adil yargılama açısından “bağımsız ve tarafız” bir yargıydı.

 

              Asıl komiklik burada değil Aziz Üstat! Askeri Yargı karşısında tam bağımsız ve tarafsız olduğunu, Askeri Yargı’nın aksine hukuka uygun kararlar vereceğini savundukları sivil yargı tam yaygaranın ortasında –Askeri savcılığın hakkında işlem yapmadığı- Albay Dursun Çiçek’i tutuklamasın mı? Bir alkış koptu ki sorma gitsin! İşte sivil yargının farkı buydu, işte adalet buydu.

 

           Ama bu tutuklamanın üzerinden daha yirmi dört saat geçmeden aynı sivil yargı Albay Çiçek’in tutukluluğunu kaldırmasın mı? Bir gün önce sivil yargıyı göklere çıkaranlar bu kez onu yerin dibine batırma yarışına girdiler. Eh, baştan söylemiştim. Bunların demokrasi anlayışları, bunların hukuk anlayışları, bunların solculuk anlayışları kendilerine özgü!

 

               Sen gideli 14 yıl oldu ama Aziz Üstat, gördüğün gibi değişen fazla bir şey yok. Sen yazarak güldürüyordun, bunlar o işi bizzat yaşayarak yapmaktalar tek fark bu. Yani senin pabucunu dama attılar desek yeridir.

Geceyarısı...

3/7/2009


Tadımı kaçıra kaçıra yine de ısrarla izlediğim tartışma programı bitip yorgunluk ve uygusuzluktan adeta sızıp kaldığım yatakta tatlı ve derin uykuma tam dalmıştım ki, sevgili karımın birilerinin duymasından korkarmış gibi tıslayarak beni sarsmasıyla yatağımdan fırladım.

 

“Celâyir, çabuk kalk!”

 

 “Ne... Ne oluyor Nuriye? Deprem mi?”

 

“Hayır” diye tekrar tısladı şahmeranım benim. Farkında olmadan ben de tıslayarak yeniden sordum:

 

 “Hırsız mı yoksa!”

 

“Hay ağzından yel alsın, ne hırsızı ayol...”

 

“Yahu ne oldu, niye kaldırdın beni o zaman?”

 

Odada ikimizden başka kimse yok ama o yine de sağına soluna kuşkulu kuşkulu bakıp sesini iyice alçaltarak

 

“Gece yarısı...” dedi sustu. Yorgunum, uykusuzum, bitse de yatsam...

 

“Ne olmuş gece yarısıysa? İyi işte, yat uyu.”

 

Uyku sersemiyim ya, artık bana acır gibi mi baktı yoksa “sabrımı taşırma” gibi mi farkında değilim.

 

“Yani Celâyir...” deyip devam etti nöbetçi komutanım benim,

 

“Senin kadar vurdumduymazı var mıdır acaba.”

 

Bir yandan çaktırmadan tek gözümle kestirmeye çalışıyor, bir yandan da gece yarısı ile vurdumduymazlık arasında bir ilişki kurmaya çalışıyorum. En iyisi duymazdan gelmek. Döndüm sırtımı tam dalacağım, iki eliyle tutup omuzumu çıkarırcasına sallamasın mı!

 

“Celâyir!!!”

 

Mecburen kalktım oturdum yatağın içine ve tekrar sordum anlamayacağımı bile bile.

 

“Niye kalktık Nuriye, sabah mı oldu?”

 

Tıslayarak

 

“Gece yarısı...” dedi yine. Ben korkulu mu kuşkulu mu anlayamadığım yüzüne bakarak ne demek istediğini anlamaya çalışıyorum.

 

“Başın mı ağrımıyor?”

 

Bırak şimdi başımı. Bu gece ne yaparlar sence?”

 

“Kim, doktorlar mı eczacılar mı?”

 

“Hayır, AKP’liler?”

 

Uykum açılıverdi birden, kırk yıllık karım elden gidiyor vah vah...

 

”AKP’liler mi?”

 

“Evet, AKP’li milletvekilleri.”

 

“Ne olmuş onlara?”

 

“Ne yapıyorlardır şimdi?”

 

“Yahu nereden bileyim...Gece yarısı değil mi,  yatmış uyuyorlardır.”

 

“Hiç olur mu Celâyir?”

 

“Nuriye sen gerçekten iyi misin?”

 

Öyle deme. Haberlerde dinlemedin mi? Geçen gece yarısı herkes uykudayken  hem muhalefet partilerini, hem de askeriyeyi tongaya bastırıp kanun çıkarmışlar?”

 

“??????????”

 

“Bak gördün mü cevap veremiyorsun. Hemen unuttun değil mi? Çok vurdumduymazsın Celâyir, çok. Nasıl da yatıp mışıl mışıl uyuyorsun. Ya bu gece yarısı da biz uykudayken bizi tongaya bastırıp bir kanun çıkarırlarsa n’aparız ha, n’aparız?”

 

“Yani Nuriye...Neyse, sen merak etme bu gece bizi tongaya bastıramazlar.”

 

“Nereden biliyorsun? İçim rahat etsin diye söylüyorsun değil mi?”

 

“Hayır be akıl kumkumam. Bu gece yarısı bizi tongaya bastırıp bir kanun çıkaramazlar çünkü meclis tatile girdi. Sonra, biz geçen seçimlerde zaten tongaya basmıştık, gelecek seçimlere kadar hiç bir gece uyumasak bile yapacak bir şey yok yani.”

 

“Emin misin Celâyir?”

 

“Ben sana hiç yalan söyler miyim gece kuşum benim.”

 

“İyi. Hadi uyuyalım o zaman.”

 

“İyi de benim uykum kaçtı. Başın ağrıyor mu Nuriye?”

 

“Elbette ağrıyor, hem de nasıl. Beni tongaya bastıramazsın Celâyir!”


 




Anayasa Mahkemesi; on bir üyesinden onunun oyuyla AKP’nin “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğunu saptamadan önce bu gerçeği gören ve bu konuda toplumu “Tehlikenin Farkında mısınız?” başlıklı bir kampanya ile uyarmayı deneyen Cumhuriyet Gazetesi ve bu gerçeğin farkında olanlar, AKP’yi demokrasi havarisi görecek kadar zekâ ve sezgi sahibi aydın tayfası tarafından “Paranoyak” olmakla suçlanmış, onlarla sürekli alay edilmişti.

 
Bunun bir paranoya değil gerçek olduğu; gerek söz konusu Yüksek Mahkeme kararı, gerek bu konuya ilişkin güncel bilimsel araştırma sonuçları ve gerekse tüm Türkiye’de yaşanan gelişmelerle anlaşıldığında, bu kez AKP yandaşı ve destekçisi malum “demokrat aydınlar!” bu gerçeğin içini boşaltıp karşı bir kampanya ile doldurma yoluna gittiler ve bu kez kendileri korku toplumuna giden yolda büyük bir yaygara ile kampanya başlattılar. Bu kampanyada -Cumhuriyet’in sloganına gönderme de yaparak- devamlı gündeme taşıdıkları manşetleri ve eksik etmedikleri köşe yazılarıyla askerin darbe yapacağı korkusunu tam bir paranoya çapında körüklemeye başladılar.

 

Genelkurmay bu yayınlar karşısında, darbecileri içlerinde barındırmayacakları konusunda güvence verdikçe, demokrasi sınırları içinde görevlerinin başında olduklarını yemin billâh ederek dile getirdikçe bu “demokrat aydınlar!” askeri darbe yapması için adeta kışkırtırcasına kampanyanın dozunu daha da arttırdılar. Ve bu konudaki yayınları yürürlükteki yasalara göre suç oluşturmasına karşın hiç bir işlem yapılmaması, bir ülkenin ordusunu yıpratma kampanyasına yasaları uygulamaktan sorumlu olanlarca göz yumulması aynı “demokrat aydınlar” açısından demokratik bir hak(!) olarak kullanılageldi.

 

İster asker ister sivil yargı tarafından gerçekliği saptanıp karara bağlanmamış “Darbe Günlükleri”, “Balbay Günlükleri”, “İrticaya Karşı Eylem Planı” ve malum davanın klasörlerini dolduran hukuksal geçerliği belirsiz binlerce belge, hep “Asker darbe yapacak” korkusunu diri tutmak ve daha da arttırmak amacıyla yasalar çiğnenerek gerçekmiş gibi sunuldu medyada ve sunulmaya devam edilmekte.

 

Gerçek demokrat ve yurtseverlerin paranoya olmadığı sonradan mahkeme kararıyla da kesinleşen “Tehlikenin Farkında mısınız?” kampanyasıyla “Paranoya!” diyerek alay edenlerin, “Asker darbe yapacak” korkusunu topluma salmaya devam ederek besleyip büyüttükleri paranoyayı amaçları doğrultusunda kullanmaları, içi boşaltılmış post modern bir namus anlayışına sahip olmalarından kaynaklanıyor olsa gerek...








Muhterem Cumhurbaşkanım Abdullah Gül beyefendi 26 Haziran gece yarısı operasyonunu imzalar da, TCK’nin 250. maddesi değiştirilmiş şekliyle kesinleşirse hayırlara vesile olacak inşallah! AKP sayesinde askere bir darbe daha vurup daha demokrat olduk çok şükür. Bundan böyle muvazzaf olup da darbe planlayanlar, çeteleşenler, mafyalaşanlar, devlete karşı suç örgütü oluşturanlar anında AKP’li Adalet Bakanına bağlı savcıların önünde süt dökmüş kedi!

 

Mesela şöyle olacak; diyelim o gün gazetede askerin güney doğuda köylerde okuma yazma kursu, üniversiteye hazırlama kursu gibi kurslar açtığını okudunuz. Ama siz çok zeki ve çok demokratsınız, yutmazsınız böyle numaraları. Bu pekâlâ askerin darbe hazırlığı için siviller içinde bir örgütlenmesi olabilir. Olabilir değil, mutlaka öyledir. Bu durumda bir demokrat olarak size çok önemli bazı görevler düşüyor demektir.

 

Oturur Genelkurmay Başkanı’nın ağzından bir darbe planı hazırlar, bu plana örgütleme çalışmaları çerçevesinde bu kursları da dâhil eder, altına fotoşop ile Genelkurmay Başkanının imzasını koyar, fotokopi yapıp İstanbul başsavcılığına gönderirsiniz. Savcılık bu fotokopiyi aldı mı ne yapacak? TCK’nin değiştirilen 250. maddesi çok açık. Hemen Genelkurmay Başkanı hakkında bir soruşturma başlatacak.

 

Siz bu arada bu fotokopiyi malum medyaya da gönderip manşet olmasını ve ortalığın toza dumana bulanmasını sağlayacaksınız. Savcılık 26 Haziran operasyonu ile değişen maddeye göre sivillere ne yapıyorsa Genelkurmay Başkanına da aynısını yapacak. Sabahın köründe polis marifetiyle GK Başkanının evi basılıp ne bulunursa ve elbette bilgisayar kayıtlarına da el konacak. Genelkurmay Başkanı gözaltına alınıp ifadesi alınmak üzere derdest edilecek. Neme lazım, kaçar maçar! GK Başkanının Ofisi Genelkurmay Karargâhı olduğuna göre orası da basılacak, bütün bilgisayarlara ve evraklara el konulacak, GK Başkanının imza örnekleri alınacak falan filan...

 

Ondan sonra Genelkurmay Başkanı dava açılsın da yargılanayım diye Silivri’de aylarca bekleyecek... Siz de askerin ne kadar darbeci ve sizin de ne kadar demokrat olduğunuzu bir kez daha kanıtlamış olmanın yürek ferahlığı ile Başbakan’ın uçağında konuk olarak ABD’ye uçtuğunuzda Fethullah Hoca Efendinin elini öpme ayrıcalığına kavuşmuş olacaksınız...

 

Olmaz olmaz demeyin, TCK’nin 250. maddesinin 26 Haziran gece yarısı operasyonuyla değiştirilmiş şekli muhterem Cumhurbaşkanının onayıyla kesinleşirse bunların hepsi mümkün... En hakiki demokrat olmak artık bu kadar kolay!

 

 




Cumhuriyetin yoktan var ettiği ekonomik değerleri gerek satarak gerek peşkeş çekerek tüketen ve sadaka anlayışına oturttuğu ekonomisi ile Türkiye’yi -küresel krizin de katkılarıyla- kör bir kuyuya yuvarlayan AKP, her beş kişiden birinin işsiz olduğu ülkenin gündeminde bu sorunların tartışılmasının önüne geçmek için uyguladığı yapay gündeme son olarak askerî yargı-sivil yargı tartışmasını oturttu.

 

Bir ülkede gündemin bu kadar hızlı ve bu kadar çabuk değişmesinin o toplum için bir sağlık işareti mi yoksa sağlıksızlık göstergesi mi olduğu bir tarafa, bu gündemi belirleyenlerin amacının iyi anlaşılması da sanırım gündemin baş maddelerinden biri olmalı ki gerçek gündemin önü açılabilsin.

 

AKP’nin bir gece yarısı ve tek bir sözcük operasyonuyla TCK’nin 250. maddesinde yaptığı değişiklikle askerlerin de barış zamanında devlete karşı darbe ve çeteleşme gibi suçlardan ötürü sivil mahkemelerde yargılanmasına ilişkin düzenleme ile bugün için günün menüsü askerî mahkeme mi/yargı mı, sivil mahkeme mi/ yargı mı tartışması.

 

Yeminli asker düşmanları, F tipi demokratlar ve AKP’nin ekmeğini yiyen medya başta olmak üzere bir kesim bu değişikliği alkışlar ve destek çıkarken; sivil yargı tarafından yürütülmekte olan Ergenekon ve yürütülmemekte olan Deniz Feneri olaylarından ağzı yanmış kesim de bir yandan bu yanıktan ve bir yandan da önemli yasa değişikliklerinin hile ve entrika yoluyla gerçekleştirilmesinden ötürü karşı çıkmakta.

 

Ama dedik ya, gündem o kadar hızlı değiş(tiril)mekte ki, son gelişmelerle eskimesi ve geride kalması an meselesi. O yüzden, gündemin başköşesine oturtulacak yeni bir yapaylığın ping pong maçı niteliğindeki tartışmasına geçmeden önce askerî mahkeme mi sivil mahkeme mi konusuna ucundan kenarından bir değineyim dedim.


 


Çinlilerin çok sevdiğim bir sözleri var. “Kedinin siyah mı beyaz mı olduğu değil, fare tutup tutmadığıdır önemli olan.” Eğer amaç yargıyı ve yargılamayı düzenleyen esasların çağdaş hukuk normlarına ve hukuk devleti ilkelerine göre düzenlenmesi ise sorun albayın askeri mahkemede mi yoksa sivil mahkemede mi yargılanacağı sorunu değildir. Sorun albayın da, profesörün, gazetecinin, iş adamının, bürokratın, yetmişlik sapığın, nitelikli dolandırıcının, evrakta sahtecilik yapanın da BAĞIMSIZ mahkemelerde yargılanması sorunudur.

 

Bitmedi; yüz kızartıcı suçlardan ötürü milletvekili dokunulmazlığı zırhının arkasına saklanıp “hiç kimseye imtiyaz tanınmamasını” öngören bir Anayasa’ya rağmen yargıdan kaçanların da normal vatandaşlar gibi, askerler gibi, siviller gibi bağımsız mahkemelerde yargılanmasıdır. Askerî mahkemeymiş, sivil mahkemeymiş... Geçin bunları bir kalem geçin, geçin...

 

Askerî yargıyı Genelkurmayın, sivil yargıyı hükümetin denetiminden kurtarıp tamamen bağımsız bir hale getirecek, yargı mensuplarının hukuku ve yasaları çiğnemelerinin yine yargı tarafından denetlenerek önüne geçecek, her suç işleyeni –milletvekilliği göreviyle ilgili suçlar hariç- mahkeme önüne çıkaracak bir yargı reformu yapmaya var mısınız yok musunuz siz ondan haber verin.

 

Yoksa bir askerin yargılanmasını Genelkurmayın denetimindeki askeri mahkemeden alıp iktidar partisinin denetimindeki sivil mahkemeye vermeyi demokratlık adına alkışlayan ve bize de alkışlatmak için köşelerinde taklalar atan sahte demokratlara kanıp yanlış bir tartışmada “Taraf” olmamı hiç beklemeyin...





İNTİHAR

 

Yargılanması yönündeki öneri ve tartışmalar gündeme gelince “Halka sorsunlar, eğer halk ‘Evet’ der, geçici 15. maddeyi kaldırırsa o zaman hiç yargılamaya da gerek yok, ben intihar ederim” demiş çocukların yaşını büyütüp de asan cellatbaşı. Halka sorulmasına sorulsun da; ne koşullarda olursa olsun, sonuç olarak o geçici 15. maddeye yüzde 92 oranla  “Evet’ diyerek cellatbaşını Cumhurbaşkanı yapan halk’ı kim yargılayacak o zaman? O yüzde 92 de cellatbaşıyla birlikte intihar edecek mi?

 

AÇIK TEESSÜF

 

Nisan ayında nisan şakası olarak hazırlanan bir belgeyi ciddiye alıp ve o belgedeki “AKP içindeki ajanlar harekete geçirilip parti-hükümet içinde ciddi ayrılık ve bölünmeler varmış gibi algılanması sağlanacaktır” maddesi gereği, Zahid Akman konusunda Bülent Arınç’ın,  Ekonominin dibe vurması konusunda Ali Babacan’ın ve fotokopi belgeler konusunda Cemil Çiçek’in verdikleri demeçlerle Tayyip Erdoğan beyefendi ile ters düşmelerinden ve böylece parti-hükümette ciddi ayrılık ve bölünmeler varmış gibi algılanmasını sağlamalarından ötürü kendilerine teessüf ediyor, ayrıca bu nisan şakasını hazırlayan Atlantik ötesindeki Fitne Grubu’nu (FG) şiddetle kınıyorum.

 

AÇIK TEŞEKKÜR

 

Asker kişilerin, savcı ve yargıçlarının sicil amiri Genelkurmay olan Askeri mahkemeler yerine; HSYK vasıtasıyla iktidar denetiminde olan sivil yargının tam bağımsız organları durumundaki sivil mahkemeler tarafından yargılanması yönündeki yasa değişikliğini büyük bir gizlilik ve beceriyle gece yarısı gerçekleştiren AKP’ye, TC’nin nasıl bir hukuk devleti olduğunu bir kez daha kanıtladığı için teşekkürü borç bilirim.