acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak suçunu işlediğini tespit etmiş ve Hazine yardımından yoksunluk cezasına hükmetmişti. AKP genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu Anayasal suçun işlenmesinde baş sorumlulardan biri olarak gerekçeli kararda eylem ve söylemleriyle yer almış, bu suçu işlediği Anayasa Mahkemesince tescil edilmişti.

 

Bugün (8 Kasım 2009) Erdoğan’ın TRT 1’de katıldığı bir programda söyledikleriyle yine bir Anayasa suçu işlediğine hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde tanık olduk. Milliyet internet sitesinde yer alan habere göre Recep Tayyip Erdoğan katıldığı programda soruları yanıtlarken “Kilidi ıslak imza çözecek. Askeri Yargı, Adli Tıp Raporu'nu esas almalı” açıklamasını yapmış!

 

Şimdi Anayasanın 138. maddesini hep birlikte bir kez daha okuyalım:

 

MADDE 138.– Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

 

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz...”

 

Ne diyor Recep Tayyip Erdoğan? “Askeri Yargı, Adli Tıp raporunu esas almalı.” Eğer bu Genelkurmayın bağlı olduğu makam olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olarak askeri yargıya emir ve talimat vermek değil ise -hadi bunu geçelim bir kalem- telkin ve tavsiyede bulunmak değilse, Anayasa’nın 138. maddesini çiğnemek ve Anayasal bir suç işlemek değil ise... Ya nedir?

 

Yargıya bu müdahalenin, emir ve talimat vermenin, telkin ve tavsiyede bulunmanın önümüzdeki günlerde haklı olarak çokça tartışılacağını ve günü geldiğinde bu suçun yine yargı tarafından cezalandırılacağını söylemek kehanet olmasa gerek... Ola ki, Türkiye’de demokrasi ve hukuk işleye!

 



 

Ekranlarda izleyip gazetelerde okuyorum da, hastanelerin acil servislerinde iğne atsan yere düşmüyor. Bir yanda değişken havalardan ötürü aksıran tıksıran, bir yanda küreselleşmenin son kıyağı olan domuz gribi modasından tırsmış vatandaşlar... Kimi pijamayla, kimi kucağında bebesi, kimi maaile hastanelere koşmakta. Ne de olsa can tatlı! Ama sonuçta ne oluyor? Hastaneler yangın yeri!

 

Hükümet de vatandaşı kendi haline bırakmış, kendi içinde “Başbakan da aşı olacak, olmaycam işte!” açılımı yapmakta. Baktım iş yine başa düştü vatandaşa yardımcı olmak lazım. Yoksa hem vatandaş hem de doktorlar, hemşireler gripten değil ama izdihamda ayakaltında kalıp telef olacak. Vatandaşın grip olup olmadığını hastaneye gitmeden de kendi kendine basit bir testle anlayabilmesi için, o testi AR-GE çalışmalarım çerçevesinde geliştirip büyük bir vicdan huzuruyla ve hiç bir çıkar gözetmeden saygıdeğer halkıma sunmayı insanî bir görev bildim.

 

Test çok basit. Burnunuzda hafif bir hareketlenme hissettiniz, kaşınıyor, bıraksanız aktı akacak hemen 112 acil servisi aramayın. Mendile sarılıp silmeden önce bir kaç kere burnunuzu çekecek ve çıkan sesi dinleyeceksiniz. İşte o ses size grip olup olmadığınızı, eğer grip iseniz hangi tür grip olduğunuzu söyleyecek.

 

Eğer burnunuzu çektiğinizde “Mıck, mıck” diye sesler çıkıyor, çekmediğinizde “Şıp, şıp” damlıyorsa ya mevsimsel griptir, ya da soğuk algınlığı...

 

Ama burnunuzu çektiğinizde “Hork, hork” diye sesler çıkıyorsa kesin domuz gribisiniz.

 

Burnunuzu çektiniz “Cik, cik” diye bir ses çıktı... Kuş gribi olmuşsunuz.

 

Burnunuzu çekerken yüzünüzün gerildiğini hissettiniz ve aynaya baktınız ki tam burnunuzu çektiğiniz anda gözleriniz çekik çekik oluyor, siz Asya gribi olmuşsunuz...

 

Burnunuzu çektiğinizde eğer “Sanki beni öpüyorlar” makamında “Oh, oh!” diye sesler çıkıyorsa, biz buna iktidar gribi diyoruz.

 

Hayır, burnunuzdan gelen sesler “Vıck, vıck” şeklinde yağlama yıkama sesleriyse bu da yandaş medya gribi...

 

Baktınız ki ses biraz daha sert, biraz daha insafsız, kimileyin “Dan, dan” sesler geliyor, kimileyin “Ciyuv, ciyuv!”...Siz iflah olmazsınız. Tetikçi köşe yazarı gribi bu.

 

Eğer burnunuz sabaha karşı kaşınmaya başlıyor, “Aktım, akacağım” diye sizi uyarıyorsa, hemen küçük bir çantaya diş fırçanızı, traş takımınızı, bolca kitap, bir kaç iç çamaşırı, pijama niyetine kalın bir eşofman koyun. Silivri soğuk olur, gripten değil ama zatürreden gidersiniz alimallah. Sizde potansiyel Ergenekon gribi var ki kaçışı yoktur çünkü buna doktorlar değil savcılar karar verir.

 

Eğer burnunuzu çekerken ateşiniz de çıktıysa, kesik kesik öksürüyorsanız, vücudunuzda ağrı ve halsizlik hissediyor sık sık hapşırıyorsanız, yüzde kızarıklık, iştah kaybı varsa, başınız ve boğazınız da ağrıyor ve orta dereceli nefes darlığı çekiyorsanız, siz düpedüz gripsiniz. Hiç korkmayın. Çokbilmişlerin dediği gibi eğer ilaç alırsanız yedi günde, almazsanız bir haftada kendi kendine geçer... Öyle hemen hastanelere koşup da paniğe neden olmayın.

 

Geçmiş olsun.

 

 

 

Bırakın bir ülkenin, bir ulusun geleceğini etkileyecek bir konuyu, tek bir kişinin geleceğine ilişkin olarak bile görüş üretir söz söylerken hak ve hukukun gereken titizlikle gözetilmesi hem zorunlu bir tutum hem de dürüstlük gereğidir. Kaldı ki bu titizliği ve dürüstlüğü göstermeksizin söz söylemek bir yana, üstelik o konuda yarım yamalak bilgi ve kültür donanımıyla yargılara varmak, kişileri ve kurumları sırtında yumurta küfesi olmaksızın mahkûm etmek olsa olsa ya kasıtlı bir davranış ya da hamakattan ötürüdür.

 

Genelde; mahkemece yasaklanmasına karşın medyada inatla Ergenekon olarak söz edilen ve hala süren davaya ve özel olarak da meşhur “Islak imzalı” İrtica ile Mücadele Eylem Planı belgesi olayına ilişkin medyada ve internet üzerinde yapılan değerlendirmelere baktıkça, kim kasıtlıdır kiminki hamakattır anlamak mümkün değil.

 

Demokrasi adına, demokrasiyi korumak ve sahip çıkmak adına ve demokrat oldukları iddiasıyla kişileri ve kurumları yargısız infaza tabi tutanların, bunu yaparken hukuku çiğnemiş ve evrensel ahlakı dışlamış olmayı nasıl içlerine sindirdiklerinin, nasıl olup da hukuk ve ahlaktan yoksun bir demokrasi anlayışları olduğunun yanıtını kendilerinin bile verebileceğini sanmıyorum. O ne yaman çelişkidir ki; demokrasi karşıtı olarak suçladıkları TSK da, sivillerin karaya oturttuğu demokrasiyi yeniden rayına oturtmak iddiasıyla, yani demokrasiyi korumak ve sahip çıkmak adına aynen bu yargısız infazcıların dayandıkları gerekçeyle ve aynen onlar gibi hukuku, ahlakı, vicdanı çiğneyerek yaptı darbelerini.

 

Bir bilgisayara ve internet bağlantısına sahip olup her konuda bilir bilmez yazıp çizenler bir yana, aydın nitelemesini kullanarak toplum önünde söz söyleyenlerin nesnelliği, aklın sorgulamasını ve sadece gerçeği aramayı bir yana bırakıp bir kan davası güdercesine olayları at gözlüğü ile değerlendirmeleri aynı hızla sürmekte. Bu olayda bugüne dek savundukları ve söylediklerinde haklı çıkabilmek için, sırf öyle istedikleri için kanıtların gerçekliğini, düzmece olup olmadığını sorgulamadan, ıslak imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olduğunu kuşkuya yer bırakmadan kanıtlanmış bir gerçek olarak ilan ediyorlar.

 

Adli Tıp Kurumu’nun bu konuya ilişkin ve medyaya yansıdığı kadarıyla “İmzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu kabul edilebilir” şeklindeki raporunu “İmza kesin olarak Dursun Çiçek’e aittir” diye yorumluyor, Adli Tıp Kurumu Başkanı Doç Dr. Haluk İnce’nin “(Rapor hazırlarken) Hastanın yararını düşündüğümüz kadar toplumun bazı kesimlerinin düşüncelerini de düşünmek zorundayız” itirafının rapora düşürdüğü gölge ve şaibeyi görmezden geliyorlar. Hukuka saygı duymadan, evrensel ahlak kurallarına boş verip, insan haklarını sadece kendileri gibi düşünenler için savunup karşıt görüşlüleri ötekileştirerek nasıl demokrat olunuyorsa...

 

İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesinin var olduğu bir gerçek de, hazırlayanın kim/kimler olduğu, imzanın Albay Çiçek’e ait olup olmadığı kuşkuya yer bırakmayan kanıtlarla yargı tarafından kesin olarak saptanmış ve sorumluları mahkûm edilmiş değil. Dürüst olun, nesnel olun, işinize gelen gerçekler kadar gelmeyenleri de görün, yok saymayın ve bırakın yargı (Üstelik AKP hükümetinin denetimi altındaki yargı!) kararını versin. Savcı mısınız yargıç mı? Aydın mısınız yoksa sadece maskesini mi taşıyorsunuz? Kısası; entelektüel misiniz, avantalektüel mi, aptalektüel mi?

 

 

Eksik Sözlük

4/11/2009

Utanmak???  Kulağa hiç yabancı gelmiyor ama...

 

Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşavirliği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başvurusuna rağmen Dursun Çiçek ve gizli ibareli belgelerin imhasına tanık olan beş eri ifadeye göndermiyor...”

 

Kirli Tezgâh'ın ıslak imzalı belgeyle kesinleşmesinin ardından gözler imzanın sahibi Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek'e çevrildi. Orijinal belgenin savcılara ulaşmasının üzerinden 18 gün geçmesine rağmen Çiçek, ifadeye henüz gelmedi.

 

İki kez ifadeye çağrılan Dursun Çiçek gelmeyince, mahkemeden ‘yakalama’ kararı çıkartıldı. Çiçek’e cunta yapılanması ve Ergenekon’la bağlantıları sorulacak...”

 

Mahkemeye zorla getirilecek...Eylem Planı'nın altında ıslak imzası olan Albay Dursun Çiçek ifade vermesi için kendisine tanınan süre içerisinde adliyeye gitmedi.”

 

Cumaya kadar ifadeye gelmezse yakalama emri çıkarılacak.”

 

Yukarıdaki bir kaç başlık ve haberi; demokrasiye ve hukuka sahip çıkmak ve evrensel ahlakın egemen olduğu onurlu bir toplumun inşasına katkıda bulunmak için göğsünü TSK’ya siper eden ve TSK’yı büyük bir başarıyla yerden yere vuran “bir kısım” medyanın son bir kaç günlük sayfalarından derledim.

 

Bütün mesele, oradaki (Genelkurmay karargâhındaki) zanlılar varsa bunların ortaya çıkarılması, hukuka teslim edilmesidir. Burada da yönetici makamında olanların tutuculuk içine girmemesi gerekir. Rahatlıkla gelip, yargıya bunları teslim etmelidir...”

 

Bu çağrı da, partisinin grup toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan...

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri dün “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinde imzası bulunduğu iddia edilen Dursun Çiçek’e tebligat yapılmadığını açıkladı.”

 

Bu haber de bugünkü Hürriyet’ten...

 

En baştaki haberlerde görüldüğü gibi Albay Çiçek’in çağrıldığı halde savcılığa ifade vermeye gelmediği, hakkında yakalama emri çıkarılacağı kesin bir dille ve bu meydan okumanın arkasında TSK’nın bulunduğu açıkça yazılıyor. Üstelik çağrı yapılan personel ifade vermeye geldiği halde.Oysa Albay Çiçek’e tebligat yapılmamış ama ne gam!

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ifadesine gerek duyduğu 8 kişiye tebligatta bulunmuş ve bu 8 kişi de savcılığa gelip ifadelerini vermişler... Çağrılmadığı için Dursun Çiçek gelmemiş... Tayyip Erdoğan diyor ki “Bunları yargıya teslim edin!” Kimleri? Savcılığın dosya ile ilgili olarak çağırdıkları zaten gelmişler... Yargı çağırdığı halde gitmeyen var mı? Yargıdan bir talep olmadığı halde kimi kime teslim edecek de etmiyor TSK?

 

Ve “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri dün “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinde imzası bulunduğu iddia edilen Dursun Çiçek’e tebligat yapılmadığını açıkladı.”

 

Bekleyelim bakalım “Albay Çiçek savcılığa ifade vermeye gelmiyor, TSK göndermiyor...” diye haber yapanlar savcılık açıklamasından sonra başta okurlarından ve sonra da Albay Dursun Çiçek ve TSK’dan yalan haber yaptıkları için özür dileyecekler mi? Erdoğan’ın özür dilemesine elbette ki gerek yok. Çünkü o Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanının da amiri... O şak! Diye emredecek, memuru da tak! diye teslim edecek...mi? Edecek ise kimi?

 

Utanmak??? Kulağa hiç yabancı gelmiyor ama...

 

 


 

 

 

Yani hayret ki hayret! Yahu bu kadar aşağılamayı, tahriki, hakareti, küfrü, kışkırtmayı bir kısım Alman, Fransız, İtalyan vs. medyası kendi askerine, ordusuna yapsaydı onlar bile bugüne kadar çileden çıkar ve “Yeter yahu, her şeyin bir sınırı var!” diye isyan ederdi. Oysa bizimkilerde tık yok. Yani ne kadar darbeci olduklarını bilmesem ben bile TSK’nın artık gerçekten demokrasiye bağlı, hakarete karşı şerbetli olduğuna inanacağım. Gerçi Almanya’da, Fransa’da sivil yönetimler medyanın askeri bu kadar aşağılamasına izin vermez ama onlar bizim kadar demokrat değil de ondan...

 

Ama yılmak yok. Mademki stratejik ortağımız bizim ılımlı bir İslâm devleti olmamızı buyurdu, devletin bütün kurumlarını mümin kadrolarla doldursak da orduyu halledemedikçe “Beceriksizler sizi!” diyerek bizi deliğe süpürmezler mi? O yüzden büyük Türk düşünürü, AKP’nin damadı Sayın Mümtaz’er Türköne’nin TSK’yı lağvedip yeni bir ordu kurmak önerisini dâhiyane bir plan olarak görmekteyim. O planı yürürlüğe koyunca asker ya sıkıyı görüp can havliyle darbe yapar biz de ordunun darbeci olduğu konusunda haklı çıkarız, ya da yine aldırmaz biz de lağveder “Camiler kışlamız, minareler süngümüz, müminler askerimiz” ordusunu kurarız! Nasıl plan ama?

 

Gerçi ben bu orduyu ortadan kaldırmaktansa iyi bir para karşılığı satmaktan yanayım. Az ekmeğini yemedik velinimetimiz Sayın Soros da dememiş miydi “En iyi ihraç malınız ordunuzdur” diye. Adam bu işleri bilmese bu kadar zengin olur muydu? O yüzden iyi bir paraya satmak varken niye çöpe atalım? Hiç şüpheniz olmasın ABD fiyatı neyse verip alacak ve ilk olarak Afganistan’da tepe tepe kullanacaktır. Parasıyla değil mi?

 

TSK’yı böylece hallettikten sonra sıra geliyor yerine koyacağımız yeni orduya. Bunun da iki kolay yolu var. Biliyorsunuz ABD Irak’taki askerlerini yakında çekecek. Zaten gürültünün bir kısmı da bundan kopuyor ya, neyse... Evet, Irak’tan çekilecek o askerler bizim stratejik ortağımızın askerleri değil mi? Ortaklar arasında ayrı gayrı mı var, o askerleri alır yeni ordumuzun çekirdeği, generallerini de komutan yaparız al sana hazırdan yeni bir ordu! Şimdi diyeceksiniz ki “O kadarcık askerle ordu mu olur?” Yahu hele bir sabredin, bu memlekette her dört gençten biri işsiz değil mi? ABD onları seve seve askere alacak böylece işsizlik sorunumuz da kökünden çözülmüş olacaktır. Bir taşla kaç kuş!

 

Diyelim bu öneriyi beğenmediniz. Alın size yeni bir öneri. Başka ne diyor büyük Türk düşünürü Sayın Mümtaz’er Türköne? Biz de Osmanlı gibi –Başta Apo olmak üzere- eşkiyaları paşa yapalım! Gördünüz mü? Öyle oturduğun yerden büyük düşünür olunmuyor, yeterince büyük düşünmek de lazım. Apoyu ve Kandil’deki PKK komutanlarını paşa, emirlerindeki teröristleri de küçük rütbeli subay ve er yapar, memleketteki işsiz gençlerle de takviye ederiz... PKK zaten ABD’nin yabancısı değil, kaç senedir ABD eğitip ikmalini yapmakta. Ama derse ki “Başlarına Amerikalı komutan lazım”...Niye olmasın? İsteyince her şey olur. Böylece PKK terörü de bitmiş olacak mı sana! Bak yine bir taşla kaç kuş. Yoksa siz anaların gözyaşlarının dinmesini istemiyor musunuz?

 

Mümtaz’er Türköne’ye kulak verin. Büyük düşünür olmak kolay değil...

 

 

 

Haziran 2009’da “İrticayla Mücadele Eylem Planı” adıyla yandaş medyaya servis edilip TSK düşmanı Taraf’ta (her nedense başlığı değiştirilerek!) “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” olarak manşete taşınan belgenin altındaki imza ıslak değil de fotokopi olduğu için Albay Dursun Çiçek’e ait olup olmadığı anlaşılamamıştı. Ama yandaş medyanın kalemşorları daha ilk günden uzman birer grafolog(!) olarak imzanın Çiçek’e ait olduğunu ilan ettiler. Buna rağmen ne askerî ne de sivil yargı (yani malûm davanın savcıları) bu uzman görüşlerine itibar etmeyip dosyayı kapattılar ve ayıp ettiler!

 

Ayıp ettiler çünkü onlar imzanın Çiçek’e ait olduğunu kanıtlamaya çalışırken altı ıslak imzalı belge kendisinde olan ama teslim etmeyen meçhul bir “onurlu Türk subayı”, bu belgeyi dört aycık bir gecikmeyle kendilerine gönderince malum dava savcılarının dosyayı kapatmakla böyle hain bir planı örtbas ettikleri ortaya çıkıverdi! Olsundu, geç olsundu da güç olmasındı... Sonuç olarak hiç bir işe ve TSK komutanı generalleri tutuklayıp darbecilikten zindana atmaya yaramayan belge altındaki kupkuru imza böylece “şerefli bir Türk subayı” tarafından ıslatılmıştı... Pekiyi kimdi o meçhul şerefli asker? Kimdi, neyin nesi, kimin fesiydi? Bunu ilerleyen günlerde şerefiyle ortaya çıkıp açıkladığında öğreneceğiz, şerefsiz bir sahtekâr gibi mensubu olduğu ordu hakkında bir sürü iddiada bulunup ondan sonra da saklanacak değil herhalde...

 

O ortaya çıkana kadar ben benzer bir olayı anımsatayım size ki kim olduğuna ilişkin bir ipucu olabilir belki. Anımsayacaksınız, bu yılın Mart ayında yine aynı Taraf gazetesi ve yandaş medyada Kayseri Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler’in Kayseri’de esnafı fişlediği ve askerlerin bu fişlenmiş yerlere gitmesini kendi imzasını taşıyan bir yazıyla yasakladığı yine büyük bir yaygara ile gündeme taşınmış, tümgeneral bahane edilerek TSK her gün manşetlerden ve köşelerden yaylım ateşine tutulmuştu.

 

Elde kapı gibi bir belge, altında tümgeneralin imzası vardı ve belge sahte de değil gerçekti! Bu yayınlar üzerine Askerî Savcılık soruşturma başlattı ve kısa zamanda anlaşıldı ki... Söz konusu yazı sahteydi ve Ali Balta isimli, DYS sisteminde görevli ve Fetullah’çılar tarafından tehdit edilen bir astsubay tarafından gönderilmişti. Ali Balta şöyle anlatmıştı olayı:

 

Denizli'de lisedeyken bir yıl kadar Işık Evleri'ne gitmiştim. Mezun olduktan sonra bir abimiz Kayseri'de Işık Evleri'nden kişilerin bize ulaşacağını söyledi. 2006'da Kayseri'deki birliğime katıldım. Birkaç gün sonra Tarık isimli şahısla tanıştım. Onun evinde de Yusuf'la tanıştım. Tarık daha sonra İsmail Dağ ve Orhan Güleç astsubaylarla yanıma geldi. Bize yardımcı olacağını söyledi.


İsmail Dağ ve Orhan Güleç ile ev tuttuk. Daha sonra Yusuf, E.Ş. isimli biriyle geldi ve "Bundan sonra ev abiniz E.Ş. olacak" dedi. E.Ş. ev abimiz oldu ve Kırık Testi, Prizma ve Asrın Getirdiği Tereddütler gibi Fethullah Gülen'e ait kitaplar getirerek bize açıklamalarda bulundu.


28 Şubat 2009'da Yusuf evimize geldi ve bir yazının çıktısını gösterdi. Yazıyı DSY sisteminden göndermemi istedi. Işık Evleri ile ilgimi vurguladı. Beni gizliden gizliye tehdit etti. Ben de kabul ettim. 2 Mart'ta Personel Şube Müdürü bana kendi şifresini verdi ve DYS sisteminden, bir evrak göndermemi istedi. Böylece yetkili bir kişinin şifresini öğrenmiş oldum. Öğleden sonra flash belleğin içerisinde bulunan belgeyi gönderebilmek için arkadaşımın çalıştığı amirliğe gittim. Flash belleğin içerisinde bulunan belgeyi gönderebilmek için arkadaşımın çalıştığı amirliğe gittim. Flash belleği bilgisayara taktım. İçerisindeki yazıya DYS numarası aldım ve pek fazla evrak gitmeyen İhale Komisyon Başkanlığı'nı seçerek evrakı oraya gönderdim. Yusuf'la buluşup flash diski geri verdim. Bana "büyük iş başardın" dedi. Olay Çarşamba ortaya çıktı”

 

Acele yok, acele yok! Hele şerefiyle bir ortaya çıksın, öğreneceğiz kimmiş aklı dört ay sonra başına gelen bu “onurlu Türk subayı!”

 



 

 

Asıl konuya girmeden önce önyargıları kırmayı deneyerek sayı, oran ve gerekçeleri farklı olmakla birlikte, sivillerin içinde olduğu kadar askerlerin arasında da yönetime ve siyasete müdahale yanlıları bulunmasının doğal olduğunu belirtelim. Bu, müdahaleden yana ya da karşı olma anlamında bir duruş değil bir saptamadır ve amacı da, TSK’ ya her fırsatta saldıranları kınayanları “Postal yalayıcı/darbeci” olarak yaftalayanların, her kınamanın “darbe yanlısı olmak” anlamına gelmeyeceği gerçeğini algılayabilmelerine yardımcı olabilmeyi ummaktır.

 

Bu saptamadan sonra gelelim İMEP (İrticayla Mücadele Eylem Planı) belgesi ve üzerindeki imza olayının, Kürt açılımındaki ilk adımıyla tüm toplumun büyük tepkisini alan AKP için en uygun zamanda gündemin başköşesine oturtulmuş olmasına ve bu olayı demokrasi adına TSK’ ya saldırmak için kullanan malûm demokratlara.

 

Yürürlükteki yasaya (CMK) göre soruşturma aşamasında henüz gizli kalması gereken bir belge ve bilginin manşetlere taşınması hukuksal açıdan suç, adil bir yargılama sonunda suçlu olduğu saptanmamış insanları ve bir kurumu suçlu ilan etmenin insan hakları ihlali ve etik değerler açısından da yanlış olduğu tartışılmaz bir gerçek iken, manşetlerinde ve köşelerinde/ekranlarında bu suçu işleyen, bu ihlali yapanlar bu gerçeği bilmezler mi? Demokrasi üzerine, insan hak ve özgürlükleri üzerine, hukuk üzerine bolca ahkâm kesenlerin bu gerçeği bilmemeleri mümkün mü? Bu durumda hukuku ve yasayı bilerek çiğnedikleri ve suç işledikleri, yargısız infaz ettikleri insanların en temel haklarını bilerek ihlal ettikleri de bir gerçek olarak karşımıza çıkmıyor mu?

 

İMEP belgesinin kim/kimler tarafından hazırlandığı, imzanın gerçek ya da sahte olup olmadığı üzerine hariçten gazel okumanın, yorum yapmanın, kendini hem savcı, hem de yargıç yerine koyarak ve savunma haklarını bile tanımaksızın birilerini suçlu ya da suçsuz ilan etmenin yanlışlığını, 4–4,5 ay önce bu yanlışlığa dikkat çekmiş olan bazı yazarların da bu kere paylaşmış olması, olayın kamuoyunu biçimlendirme açısından ne denli başarıyla kullanıldığına ve bilgilerin medyaya niçin sızdırıldığına, o manşetlerin niçin atıldığına açıklık getirmesi açısından ilginç bir gösterge oldu.

 

Gelelim demokrasi adına “cuntacılara/darbecilere” karşı çıkanların demokratlıklarına. Bu kişiler eğer gerçekten demokrasiden yana ve demokrasiyi içselleştirmiş iseler, hukuksuz demokrasi, hukuktan yoksun demokrasi, hukuku dışlayan demokrasi, hukuku çiğneyen demokrasinin mümkün olamayacağını, adı demokrasi olsa bile hukukun çiğnendiği bir devlet düzeninin “demokratik hukuk devleti” kavramıyla bağdaşmayacağını bilmeleri gerekmez mi? Eğer bilmiyorlarsa, bu nasıl demokratlıktır? Ve eğer biliyorlarsa, askerî darbelere karşı demokrasiye sahip çıkarken onun olmazsa olmazı hukuka da sahip çıkmaları gerekmez mi?

 

“Darbecilere karşı çıkıyoruz!” yaygaraları arasında hukuku çiğneyenleri, insan haklarını ihlal edenleri, insanlara kendilerini savunma olanağı bile tanımadan yargısız infaz yapanları ve en önemlisi sanki düşman bir devletin ordusuymuş gibi TSK’yi yerden yere vurup yıpratanları izledikçe... Nadir Nadi’den esinlenerek “Eğer siz demokrat iseniz, ben demokrat değilim” diyorum...

 



Oyun apaçık ortada oynanıyor, herkesin gözü önünde ama sadece ahmaklar alkışlıyor...

 

Şurası çok kesin: Hiçbir ülke bu tehditlere, bu sorunlara tek başına karşı koyamaz... Önümüzdeki Ağustos sonundan itibaren... Irak, Türkiye ve Irak’ın bütün komşularıyla, farklılıkları uzlaştıran ve ortak güvenliğimizi geliştiren yeni bir diyalog oluşturmak üzere birlikte çalışacağız... Başkan ve bir NATO müttefiki olarak, PKK veya başka herhangi bir terörist faaliyete karşı desteğimizi arkanızda bulacağınıza söz veriyorum. Bu çabalar, Türkiye, Irak hükümeti ve Iraklı Kürt liderler arasında işbirliği bağları oluşturma çabalarının devamıyla ve sizin Türkiye’deki Kürt nüfusu için eğitim, fırsat ve demokrasiyi geliştirme yönündeki kesintisiz çabalarınızla güçlenecektir.

 

ABD Başkanı Obama 6 Nisan 2009’da TBMM’deki konuşmasında oynanacak oyunun haberini ve talimatını bu sözlerle vermişti ve gerçekten de onun dediği gibi 2009 Ağustos’unda “Kürt Açılımı” oyununun ilk perdesi Recep Tayyip tarafından açıldı. Gerçi sonradan oyunun adı bir kaç kez görülen lüzum üzerine değiştirildi ama adı değiştirilse de oyun aynı oyundu. Yani ABD tarafından yazılan bir senaryoya bağlı olarak herkesin kendine biçilen rolü oynadığı, ama sadece ahmakların AKP’nin büyük başarısı olarak alkışladığı bir oyun.

 

Siyasal partiler, siyasal bilimciler ve medya tarafından başından beri sorulan “Açılımın ne olduğu, neler içerdiği” sorusunun Gül-Erdoğan-AKP tarafından niçin yanıtlanmadığı/yanıtlanamadığı “Habur Zafer Bayramı” törenlerinden sonra belli oldu. Açılım denilen süreçte hukuk’un hiçe sayılacağını,  teröristleri yasaya rağmen tutuklamama sorumluluğunun hukukun sırtına yıkılacağını, teröristlerin ayağına gönderilen taşımalı çadır mahkemelerinde “Liderimiz Sayın Apo’nun talimatıyla geldik, pişman değiliz” diyen teröristlerin “Pişman olma ihtimalleri var” denilerek serbest bırakılacağını... Açılımın içeriği olarak açıklayabilselerdi eğer, oyun daha başlamadan bitmez miydi? O zaman “Ne olur deliğe süpürmeyip kullanın” diye yeniden yalvarmak zorunda kalınmaz mıydı?

 

Ortada oynanan bu oyunun ABD’nin talimatları çerçevesinde oynandığı, yaşanan kapkara mizah ve saçmalıkların AKP-PKK-DTP işbirliği ve Recep-Apo eşgüdümünde gerçekleştirildiği sadece ahmaklarca fark edilmeyip çılgınca alkışlanmakta. Kimdir teröristleri Habur’a gönderen? Apo ve PKK. Kimdir çadır mahkemesini Habur’a gönderen? AKP hükümeti. Kimdir orada yaşanan ve Erdoğan’ı sürece bir süre ara vermek zorunda bıraktıran rezilliklerin sorumlusu? Ahmaklara göre bu rezilliğin sorumlusu yok, demokrasi kahramanı bir mimarı var: Recep Tayyip! Açılımcı avantalektüellerden hiç kimse şimdi sormuyor açılım sürecini durduran Erdoğan’a “Niye durdurdun süreci? Sen anaların gözyaşlarının dinmesine karşı mısın?”

 

Avrupa’dan gelecek PKK’lı grubun gelişini kim erteledi? Gelmesine kimler karar verdiyse onlar. Yani “Erdoğan-Apo ve AKP-PKK-DTP” koalisyonu. PKK’lıların lideri, sözüne ve buyruklarına boyun eğdikleri Apo mudur, Tayyip Erdoğan mı? Öyleyse nasıl oluyor da “Avrupa’dan gelecek PKK’lı grubun gelişi ertelendi” açıklamasını Apo ya da DTP değil de Erdoğan yapıyor? PKK’lı grup Erdoğan “Gel” diye buyurunca mı gelip, “Git” diye buyurunca gider, yoksa liderleri Apo buyurunca mı? Nasıl oluyor da PKK’lıların gelişini Erdoğan erteleyebiliyor?

 

Oyun apaçık ortada oynanıyor, herkesin gözü önünde ama sadece ahmaklar alkışlıyor...