Yaklaşık bir haftadır elim değmedi “aceminin günlüğü”ne. Bunun sorumlusu elbette elim değil. Yazmayı boşladıysam, paylaşımıma bir süre ara verdiysem bunun nedeni geçen haftayı değerlendirmeye ilişkin bir tercihim. Geçtiğimiz Perşembe sabahından başlayıp Pazar akşamına dek ilk ve son günümüzü yollarda, aradaki iki günü de gecenin yarısına kadar –ki saat sekize kadar toplantı salonunda, sonrası bir kaç kadeh rakı eşliğinde günün değerlendirmesini yaptığımız restoranda- sandalyeler üzerinde geçirdik... Kısası, vakit olmadı.
Bugünkü paylaşımımda Tayyip yok, bugün “şeyini şey ettiğimin şeyi” de yok, bugün başka bir “şey” var paylaşacağım. Tarih boyunca “şey”in peşinde olan felsefenin solunduğu Assos’tan, Assos Felsefe Günleri’nden söz edeceğim kendimce. Zaten nicedir sitem edip duruyordu Aristo bu yıl onuncusu gerçekleştirilen Felsefe toplantılarına bir kez olsun katılmadım diye ve beni bir zamanlar -kısa bir süre için de olsa- hocam olan Macit Gökberk’e şikâyet edeceğini söyleyip şaka yollu takılarak!
Sonunda koşul ve olanakları denkleştirip ve sivriltilmiş birer kazık biçiminde sandalyeleriyle ellerini ovuşturarak bizi bekleyen yeme-içme dükkânlarını daha fazla bekletmeden Assos’a vasıl olduk. Dışarıya penceresi olmayıp, küçük bir tavan penceresiyle aydınlanan ufacık koridora bakan sıcacık odamızın değerini de, toplantıların yapıldığı Nazlıhan Otel’de tıkıştırıldıkları odada soğuktan donduklarını söyleyen bazı katılımcıları dinleyince anladık. Ve ne yaparsak yapalım, üç akşam oturup bir kaç kadeh eşliğinde bir şeyler atıştırdığımız Uzunev Restoran’da müşteriye –her açıdan- dayatılanı hazmetme d
Ana konusu Varlık Felsefesi / Varoluş Felsefesi / Varoluşçuluk olan toplantıların açıl
“Oruç şunu dedi, Kaan bunu dedi...” diye sunum özeti yapacak denli hâkim değilim konuya. Ama demem gereken bir iki şey de yok değil, o yüzden siyasal ironilerime ara verip bugünü Assos’ta Felsefeye ayırdım. Zaten üzerinde duracağım öz ve biçemle ilgili bazı eleştiriler de ikinci günün akşamına doğru toplantıya damgasını vurdu. Örneğin; sunumlar sunuluş biçimiyle ikiye ayrıldı: Üstlendiği konuya ilişkin hazırlıklarını katılımcılara dönük olarak, anlatarak, açıklayarak sunanlar ve hazırladıklarını okuyanlar. Okuyanlar da kendi aralarında ikiye ayrıldı; olağan bir tempoyla okuyanlar ve ardından atlı kovalarmışçasına okuyanlar.
Sunumların dili ve düzeyini de iki gruba ayırmak mümkün. Konuları daha geniş bir kesimce anlaşılır dille sunanlar ve anlaşılma kaygısı yerine akademik kaygıyı koyup felsefeye özgü terim, kavram ve kaynak yollamalarıyla sunanlar. Burada sözünü ettiğim birinci grup (anlaşılır bir dille sunanlar) ile demin sözünü ettiğim birinci grup (açıklayarak anlatanlar) aynı sunumculardan oluşmakta. Geriye kalan ikinci gruplar da öyle. İkinci grup için ayırt edici özellik olarak bir şeyi daha belirtmem gerekiyorsa, o da okuyarak sunanların sunumlarını kendilerine ayrılan süreye sığdıramayıp programın sarkmasına neden oldukları.
İkinci günde okunarak yapılan bir sunumdan sonra katılımcılardan birinin ve ardından onu tamamlayan başka katılımcıların okuma ve sunum dili/düzeyi üzerine eleştirileri felsefî değil ama psikolojik ve soğuk bir rüzgâr estirdi salonda. “Assos’ta Felsefe” tasarımının kurucusu, yönetmeni, Felsefe Sanat Bilim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Örsan K. Öymen bunu -tartışma dindikten bir müddet sonra- katılımcılara mikrofon ulaştıran yardımcılarını salonda göremeyince “Savaş alanından kaçtılar mı!” esprisiyle dile getirdi. Hiç ummadığı, hiç beklemediği ve paylaşanı bol bir eleştiriyle aniden karşı karşıya kalmanın şaşkınlığını, on yıldır nice zorluklara karşın bu toplantıları başarıyla gerçekleştiren yabana atılmayacak bir çabanın görmezden gelindiği duygusunu ve eleştirilere yanıt verecek konumda bir kişi olarak hazırlıksız yakalanmanın düş kırıklığını yaşadığını sanıyorum.
Ve yine sanıyorum ki o yüzden yaptı bu etkinliğin bir “felsefe kursu” değil “felsefe toplantısı” olduğu vurgulamasını, bu nedenle kull
Yine aynı sayfada ilk paragrafta yer alan “Ne yazık ki günümüzde felsefe, düzenin de zorlamasıyla, giderek kuru bir akademik disiplin h
Yoksa tersini düşünmek, sunumlarını anlaşılır bir dille ve (okuyarak değil) anlatarak yapan (başta Sayın Öymen olmak üzere) felsefecileri felsefenin düzeyini düşürmekle suçlamak anlamına gelir ki bu da onlara çok büyük bir haksızlık ve çabalarına
Örneğin; okunarak yapılacak sunum metinleri –çok değil- iki üç gün önce internet üzerinden katılımcılara ulaştırılabilse ve katılımcılar okuyarak metne aşina olsalar, bilmedikleri terim ve kavramlar hakkında bu arada
Bir de Assos halkı ile Felsefe ilişkisine (!) ilişkin bir g
Yazımı, varoluşçuların “Düşünüyorum öyleyse varım” sözüyle sadece düşünce çerçevesinde kaldığı için eleştirdikleri Descartes’e “ben de bir dokundurayım” diyerek dokundurduğum dizelerle bitiriyorum!
Dokunuyorum Öyleyse Varım
Dokunuyorsam sana gülüm hem de dudaklarımla,
Dokununca bir güle kanıyorsa parmağım,
Ve bir yudum eksiliyorsa rakı dokunduğum kadehte,
Avazımla dokunuyorsam
“Dokunabiliyorsam gözyaşlarına ellerimle” Orhan Veli’nin
Ve dokunabiliyorsam hala oradaysa dostlarım...
Dokunuyorum, öyleyse varım.




