acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

 

Yaklaşık bir haftadır elim değmedi “aceminin günlüğü”ne. Bunun sorumlusu elbette elim değil. Yazmayı boşladıysam, paylaşımıma bir süre ara verdiysem bunun nedeni geçen haftayı değerlendirmeye ilişkin bir tercihim. Geçtiğimiz Perşembe sabahından başlayıp Pazar akşamına dek ilk ve son günümüzü yollarda, aradaki iki günü de gecenin yarısına kadar  –ki saat sekize kadar toplantı salonunda, sonrası bir kaç kadeh rakı eşliğinde günün değerlendirmesini yaptığımız restoranda- sandalyeler üzerinde geçirdik... Kısası, vakit olmadı.

 

Bugünkü paylaşımımda Tayyip yok, bugün “şeyini şey ettiğimin şeyi” de yok, bugün başka bir “şey” var paylaşacağım. Tarih boyunca “şey”in peşinde olan felsefenin solunduğu Assos’tan, Assos Felsefe Günleri’nden söz edeceğim kendimce. Zaten nicedir sitem edip duruyordu Aristo bu yıl onuncusu gerçekleştirilen Felsefe toplantılarına bir kez olsun katılmadım diye ve beni bir zamanlar -kısa bir süre için de olsa- hocam olan Macit Gökberk’e şikâyet edeceğini söyleyip şaka yollu takılarak!

 

Sonunda koşul ve olanakları denkleştirip ve sivriltilmiş birer kazık biçiminde sandalyeleriyle ellerini ovuşturarak bizi bekleyen yeme-içme dükkânlarını daha fazla bekletmeden Assos’a vasıl olduk. Dışarıya penceresi olmayıp, küçük bir tavan penceresiyle aydınlanan ufacık koridora bakan sıcacık odamızın değerini de, toplantıların yapıldığı Nazlıhan Otel’de tıkıştırıldıkları odada soğuktan donduklarını söyleyen bazı katılımcıları dinleyince anladık. Ve ne yaparsak yapalım, üç akşam oturup bir kaç kadeh eşliğinde bir şeyler atıştırdığımız Uzunev Restoran’da müşteriye –her açıdan- dayatılanı hazmetme dışında bir seçeneğimiz olmadığını gördük.

 

Ana konusu Varlık Felsefesi / Varoluş Felsefesi / Varoluşçuluk olan toplantıların açılışını Oruç Aruoba yaptı “Kim var orda...” başlıklı sunumuyla. “Biz varız” yanıtı da; ulaşım, konaklama ve yeme içme giderlerini karşılayabilecek olanaklara sahip olup orada bulunabilen katılımcılardan geldi. Assos’ta “Var olmak” üzerine konuşup tartışabilmek için “Var/lıklı olmak” gerektiği gerçeğiyle yüz yüze geliverdik böylece. “Var olmak” mı, “Varlıklı olmak” mı!

 

Oruç şunu dedi, Kaan bunu dedi...” diye sunum özeti yapacak denli hâkim değilim konuya. Ama demem gereken bir iki şey de yok değil, o yüzden siyasal ironilerime ara verip bugünü Assos’ta Felsefeye ayırdım. Zaten üzerinde duracağım öz ve biçemle ilgili bazı eleştiriler de ikinci günün akşamına doğru toplantıya damgasını vurdu. Örneğin; sunumlar sunuluş biçimiyle ikiye ayrıldı: Üstlendiği konuya ilişkin hazırlıklarını katılımcılara dönük olarak, anlatarak, açıklayarak sunanlar ve hazırladıklarını okuyanlar. Okuyanlar da kendi aralarında ikiye ayrıldı; olağan bir tempoyla okuyanlar ve ardından atlı kovalarmışçasına okuyanlar.

 

Sunumların dili ve düzeyini de iki gruba ayırmak mümkün. Konuları daha geniş bir kesimce anlaşılır dille sunanlar ve anlaşılma kaygısı yerine akademik kaygıyı koyup felsefeye özgü terim, kavram ve kaynak yollamalarıyla sunanlar. Burada sözünü ettiğim birinci grup (anlaşılır bir dille sunanlar) ile demin sözünü ettiğim birinci grup (açıklayarak anlatanlar) aynı sunumculardan oluşmakta. Geriye kalan ikinci gruplar da öyle. İkinci grup için ayırt edici özellik olarak bir şeyi daha belirtmem gerekiyorsa, o da okuyarak sunanların sunumlarını kendilerine ayrılan süreye sığdıramayıp programın sarkmasına neden oldukları.

 

İkinci günde okunarak yapılan bir sunumdan sonra katılımcılardan birinin ve ardından onu tamamlayan başka katılımcıların okuma ve sunum dili/düzeyi üzerine eleştirileri felsefî değil ama psikolojik ve soğuk bir rüzgâr estirdi salonda. “Assos’ta Felsefe” tasarımının kurucusu, yönetmeni, Felsefe Sanat Bilim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Örsan K. Öymen bunu -tartışma dindikten bir müddet sonra- katılımcılara mikrofon ulaştıran yardımcılarını salonda göremeyince “Savaş alanından kaçtılar mı!” esprisiyle dile getirdi. Hiç ummadığı, hiç beklemediği ve paylaşanı bol bir eleştiriyle aniden karşı karşıya kalmanın şaşkınlığını, on yıldır nice zorluklara karşın bu toplantıları başarıyla gerçekleştiren yabana atılmayacak bir çabanın görmezden gelindiği duygusunu ve eleştirilere yanıt verecek konumda bir kişi olarak hazırlıksız yakalanmanın düş kırıklığını yaşadığını sanıyorum.

 

Ve yine sanıyorum ki o yüzden yaptı bu etkinliğin bir “felsefe kursu” değil “felsefe toplantısı” olduğu vurgulamasını, bu nedenle kullanılan dilin akademik olmasının doğal olduğu, popülist ve yanıltıcı bir felsefe anlayışının sunumlara egemen olmasının beklenmemesi gerektiği yönündeki açıklamaları. Oysa eleştirilerde dile getirilen beklenti, sunum biçemi ve kullanılan dilin niteliğiyle felsefenin ayağa düşürülmesi değildi. Philosophy in Assos ana sayfasında da belirtildiği üzere; “sadece felsefenin, merakın, sorgulamanın amaç olduğu bir bakış açısıyla...” felsefe tutkunlarının buluşacağı “...yapaylıktan uzak, doğal bir tartışma, diyalog, karşılıklı etkileşim ortamı...” beklentisiydi dile getirilen.

 

Yine aynı sayfada ilk paragrafta yer alan “Ne yazık ki günümüzde felsefe, düzenin de zorlamasıyla, giderek kuru bir akademik disiplin haline dönüştü, felsefe tutkusunun yerini akademik kariyer kaygısı almaya başladı. Sorunumuz "akademi" kavramıyla değil, "kariyer" kavramıyla, felsefenin sadece bir kariyer nesnesi olarak algılanmasında. Filozofların, felsefe tutkunlarının yerini "felsefe memurlarının", felsefi yaratıcılığın yerini sadece “uzmanların" almasından, felsefenin bir meslek dalı gibi algılanmasından, akademik unvanların bir araç olmaktan çıkıp bir amaca dönüşmesinden, kişiliklerin, yeteneklerin unvanlarla ölçülmesinden ve özdeşleşmesinden, unvanların yazılanlardan, söylenenlerden, düşünülenlerden daha önemli hale gelmesinden, kısacası, felsefenin ruhuna, çıkış noktasına aykırı, felsefeye yönelik gayriciddî, yüzeysel ve şekilci yaklaşımlardan kaygı duyuyoruz.” saptamasındaki kaygının toplantı özelinde paylaşımıydı eleştirilerin kaynağı.

 

Yoksa tersini düşünmek, sunumlarını anlaşılır bir dille ve (okuyarak değil) anlatarak yapan (başta Sayın Öymen olmak üzere) felsefecileri felsefenin düzeyini düşürmekle suçlamak anlamına gelir ki bu da onlara çok büyük bir haksızlık ve çabalarına saygısızlık olur. Üstelik felsefeci yetiştirmemiş, soyut düşünme geleneği olmayan, felsefenin “felsefe yapma!” azarlamasıyla aşağılandığı, okullarından ders olarak neredeyse kaldırıldığı, olanın da özünden saptırıldığı, sorgulamanın değil kalıpların öğretildiği bir toplumda; felsefeyi “akademist ve kariyerist uzmanların” kendi aralarında paslaştıkları bir oyun olarak sürdürmek yerine herkes tarafından anlaşılır kılmak, hiç olmazsa yeni kuşaklarca içselleştirilmesini, sahip çıkılmasını ve yaygınlaştırılmasını sağlamak felsefenin düzeyini düşürmeden mümkün değil midir? Bayağılaştırmak, adileştirmek, içini boşaltmak değil... anlaşılır kılmak... Dile getirilen beklenti buydu.

 

Örneğin; okunarak yapılacak sunum metinleri –çok değil- iki üç gün önce internet üzerinden katılımcılara ulaştırılabilse ve katılımcılar okuyarak metne aşina olsalar, bilmedikleri terim ve kavramlar hakkında bu arada bilgi edinseler, kaynaklara baksalar, anlamadıkları yerleri not alsalar, sorular hazırlasalar ve okunarak yapılacak sunumlara hazırlıklı gelseler, sanırım bu toplantıdaki eleştirilere büyük ölçüde gerek kalmayacaktı. Hızla okunan bir felsefi metnin dinleyen felsefecilerce bile anlaşılmasının ne denli güç olabileceği ve bu toplantıda görüldüğü üzere anlaşılmayıp yakınma konusu olduğu görmezden gelinebilir mi?

 

Bir de Assos halkı ile Felsefe ilişkisine (!) ilişkin bir gözlemden söz edeyim bu arada. Oturumların saat 13.30’da başladığı ilk gün çıktığımız köyde eşim içtikleri kahvelerin parasını öderken “Ne demiş Napolyon? Para, para, para” diye espri yapıyor ve hiç beklemediği sert bir ifadeyle “Biz onu tanımayız!” diyor garson ya da kahvenin/kafenin sahibi. Bunu üzerine “Pekiyi Aristo?” diyor eşim, daha sert bir biçimde “Onu da tanımayız!” yanıtını alıp susuyor. Napolyon da, Aristo da “gâvur” ya! Yazın dolup taşsa da kış ortasında kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde o gün, Aristo sayesinde sattığı kahve parasıyla akşam eve ekmek götüren yurdum insanı hemşerisi Aristo ile yediği ekmek arasındaki ilişkiyi kuracak düşünce yapısına sahip olsa... İkinci günkü savaş (!) yaşanır mıydı acep?

 

 

Yazımı, varoluşçuların “Düşünüyorum öyleyse varım” sözüyle sadece düşünce çerçevesinde kaldığı için eleştirdikleri Descartes’e “ben de bir dokundurayım” diyerek dokundurduğum dizelerle bitiriyorum!

 

Dokunuyorum Öyleyse Varım

 

Dokunuyorsam sana gülüm hem de dudaklarımla,

Dokununca bir güle kanıyorsa parmağım,

Ve bir yudum eksiliyorsa rakı dokunduğum kadehte,

Avazımla dokunuyorsam özgürlüğe alanlarda,

“Dokunabiliyorsam gözyaşlarına ellerimle” Orhan Veli’nin

Ve dokunabiliyorsam hala oradaysa dostlarım...

Dokunuyorum, öyleyse varım.

 

 


 

Muhterem Büyüğüm, Çok Kıymetli Başbakanım, Saygıdeğer Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi;

 

Zat-ı âlilerinize yürekten ve tamamen duygusal nedenlerle bağlı tarafsız bir köşe yazarı ve aynı zamanda lütfedip uçağınıza aldığınız, ekranlarda karşınıza oturttuğunuz her konuda uzman bir gazcıteci olarak, son günlerde başınızı haksız yere ve utanmadan oldukça ağrıtan bir konuda yüksek müsaadelerinizle naçizane bir önerim olacak ki,  bana ilham verenin sizin engin görüşleriniz olduğunu her zaman ve her mekânda hiç kimseden çekinmeden iftiharla itiraf ederim hamdolsun.

 

Muhterem Beyefendi; sizi velinimet bilmiş bu naçiz gazcıteci kulunuzun cüretini bağışlayınız ki akşam yastığa başımı koyduğumda iç huzuruyla mışıl mışıl uyuyabileyim. Büyüklüğünüze sığınarak ve elbette ki o yüksek izanınızla beni yanlış anlamayacağınıza en kalbî hislerimle güvenerek diyorum ki; şu TEKEL işçileri sorunu beyefendi, benden kim bilir ne kadar önce size mutlaka malûm olduğu üzere Maliye Bakanıyla, Çalışma Bakanıyla çözülmez muhterem Başbakanım. Görüldüğü gibi çözülmüyor da. Yani ne sorun çözülüyor, ne de işçilerin arasındaki gün geçtikçe çelikleşen dayanışma. Sizin benden çok daha iyi bildiğiniz gibi, bu sorunu çözse çözse Maliye ve Çalışma Bakanları değil İç İşleri ve Adalet Bakanları çözer.

 

Nitekim hayatınızın en büyük eserlerinden biri olan partinizin grup toplantısında büyük bir isabetle ifade buyurduğunuz gibi bu işçilerin amacı kesinlikle hak aramak değil, size karşı yürütülen yıpratma kampanyası çerçevesinde ideolojik bir eylem yapmak. Sizin bu son derece mühim tespitinizden sonra polis bir gün sabaha karşı direnişçi işçilerin suç karargâhı olan direniş çadırlarını basıp bir arama yapsa, kim bilir ne CD’ler, kim bilir ne eylem planları ve kim bilir kaç kanaldan Ergenekon bağlantısını gösteren kim bilir ne kanıtlar bulacaktır. Yağmur bahanesiyle serdikleri naylonların altında silah saklamadıklarını kim garanti edebilir?

 

Sayenizde güllük gülistanlık olan memleketimizin, tek derdi bu huzurun bozulmasını önlemek olan vazifeşinas savcıları elbette bu kanıtları en iyi biçimde değerlendirerek hepsini içeri alacak, aynı vazife hissiyatını paylaşan hâkim beyefendiler tutuklu yargılanmalarına karar verecek ve dolayısıyla ortada direnen bir işçi kalmayacağından sorun da tereyağından kıl çeker gibi çözülmüş olacaktır. İddianame hazırlamak öyle kolay iş mi? Ergenekon davası çerçevesinde bir iddianame hazırlanıp bu ideolojik işçiler hâkim önüne çıkana kadar zaten millet unutur gider...

 

Bu sorunu İç İşleri ve Adalet Bakanlarının çözeceğini elbette herkesten iyi siz bilmektesiniz Sayın Başbakanım. Ben sadece haddimi aşıp bir hatırlatayım dedim, büyüklüğünüze, bağışlayıcılığınıza ve cömertliğinize tüm kalbimle güvenerek ve hiç bir kuşkum olmadan. Sizlere her daim duacı eşim ve çocuklarım adına da en derin hürmetlerimi sunuyorum saygıdeğer beyefendi. Sayenizde ciplere binmeyi, boğaz manzaralı villalarda oturmayı hak etmiş tarafsız bir gazcıteci olarak her zaman emrinizdeyim. Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Âmin.

 

 

 

Yargı ve Kedi

28/1/2010

 

 

“Askerî yargı mı, sivil yargı mı?” tartışmasının, Anayasa Mahkemesinin ilgili son kararından sonra yine ekranlara ve gazete köşelerine düşmesini olayların doğal ve tarihsel akışının bir sonucu olarak değil, gündem belirleyen toplum mühendislerinin marifeti olarak görmekteyim.

 

AKP’nin bir gece yarısı kurnazlığıyla yangından mal kaçırırcasına yasalaştırarak kabul ettiği “askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını öngören” maddenin, Anayasa’nın 145. maddesine aykırılık itirazı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin –Haşim Kılıç dâhil (!)- on bir üyesinin tümünün oylarıyla iptal edilmesi ve bu kararın gündemdeki darbe ve suikast iddialarının hangi mahkemelerde görüşülüp karara bağlanılacağını yakından ilgilendirmesi nedeniyle, yine başladı “Askerî yargı... Hayır, sivil yargı...” tartışmaları.

 

Gördüğüm o ki; çoğunluk “Bizimkiler hangisinden yana?” diye bakıp “O yandan” olmakta, aynen öbür konularda da olduğu gibi... “Bizimkiler sivil mahkeme diyor, ‘ötekiler’ askerî mahkeme, öyleyse sivil mahkeme...”, “Bizimkiler askerî mahkeme diyor ‘ötekiler’ sivil mahkeme, öyleyse askerî mahkeme...”

 

Ben ne düşünüyor, ben ne diyorum bu konuda? İşte şimdi sıra geldi başlıktaki kediye. Çinlilerin bir sözü var. “Önemli olan kedinin ne renk olduğu değil, fare tutup tutmadığıdır.” Kıssadan hisse ben de diyorum ki; yargının sivil elbiseli mi üniformalı mı olduğu değil, suçluyu suçsuzdan adil bir yargılamayla ayıracak, suçlulara hak ettikleri cezayı –ne bir eksik ne bir fazla- verecek, çağdaş hukukun tüm ilkelerini gözetecek ve sahip çıkacak nitelikte olmasıdır.

 

Eğer adalet yerini bulmayacaksa ve ister sivil olsun ister askerî, bir yargı “Bizimkileri” suçlu olsa bile kitabına uydurup aklayacak ve ötekileri suçsuz olsalar bile mahkûm edecek ise... Sivil ya da askerî olmuş ne fark eder?

 

Daha iki hafta önce başka bir madde iptali yaptı Anayasa Mahkemesi. Askerî Kanun’un 12. maddesinin (B) bendindeki “Sicili düzenlenecek askeri hâkim subayın kuruluş bağlantısına göre nezdinde askeri mahkeme kurulan komutan veya askeri kurum amiri...” ile “Kıdemli hâkimler, birlikte çalıştıkları hâkimlerin; askeri savcılar, birlikte çalıştıkları yardımcı savcı ve savcı yardımcılarının...” ibareleri Anayasa Mahkemesi tarafından “Yargılama aşamasında (...) bir güvensizliğin ve şüphenin ortaya çıkma olasılığı, subay sicili uygulamasını mahkemelerin bağımsızlığı ilkesine ve hâkimlik teminatına aykırı kılmaktadır. Bu nedenle nezdinde askeri mahkeme kurulan komutan veya askeri kurum amirleri ile kıdemli askeri hâkimlerin askeri hâkimlere subay sicili belgesi vermesi, askeri mahkemelerin bağımsızlığına ve hâkimlik teminatına aykırılık oluşturmaktadır.” gerekçesiyle iptal etti .

 

Bu iptali asıl önemli kılan, iptalin Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nce (AYİM) istenmiş olması! AYİM, askerî yargıç ve savcıların sicil amirlerinin komutanları olmasını, bağımsız ve tarafsız bir yargı önünde engel görerek istiyor bu iptali ve Anayasa Mahkemesi’nin iptali ile askerî savcı ve yargıçlar “komutanların sicil baskısı” ile karşı karşıya değiller artık.

 

Peki ya sivil mahkemelerde aynı güvence var mı? Tüm sivil yargıç ve savcıların kaderinin Adalet Bakanlığının ve müfettişlerinin elinde olduğu, HSYK Başkanı ve bir üyesinin Adalet Bakanı ile müsteşarı olduğu, baktıkları dosyalarda AKP’lilerin (Örneğin Gül’ün, örneğin Erdoğan’ın)  aleyhine kararlar veren yargıçların başına gelenlerin pişmiş tavuğun başına gelmedi gerçeği bir bilinmeyen, bir meçhul mü?

 

Sivil yargı mı askerî yargı mı?” tartışması yanlış bir tartışmadır, yargının öz niteliğine değil kime tabi olacağına, kime boyun eğeceğine yönelik bir tartışmadır. “Önemli olan kedinin ne renk olduğu değil, fare tutup tutmadığıdır.”

 

 

 

 

Medyamızın kendisini “Demokrasi ve Özgürlüklerin Temsilcisi” (DÖT) olarak tanımlayan ve ilan eden bir kesiminin, herkesin gözü önünde uygulamaya konulan ve bugüne dek büyük oranda gerçekleştirilmiş olan, devletin “Tüm Organlarını, Kurumlarını, Medyayı Alabildiğine Kuşatma” (TOKMAK) planını görmeyerek ancak bir istihbarat örgütünün elemanlarınca her yere sızarak elde edilip yayınlanabilecek –askerî sırlar da içeren- darbe planlarını çarşaf çarşaf tefrika etmesinin önünü ardını kurcalayınca, yukarıdaki başlık kendiliğinden çıkıverdi ortaya. Çünkü...

 

Her ne kadar bağımlı-bağımsız hiç bir mahkeme heyetince, hiç bir yargı organınca gerçek olduklarına hükmedilmemiş; aşçısından, marangozundan amiraline, generaline kadar sorumluları mahkûm edilmemiş ise de, biz hukuka boş verip bu darbe planlarının AKP ve DÖT medyanın iddia ettiği gibi gerçek olduğunu kabul edelim. Özden Örnek Günlüklerinden başlayarak son beş altı yılda ne planlar yapılmış meğer! Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Eldiven, İrticayla Mücadele Eylem Planı, Arınç’a Suikast, Kafes, Balyoz ve ona bağlı olarak Sakal, Çarşaf, Suga, Oraj... darbe planları. Recep Tayyip’in geçen gün müjdelediğine göre daha da arkası gelecek ama biz şimdilik bunlarla yetinelim.

 

Madem bu kadar çok darbe planı yapılmış da neden hiç darbe yapılmamış, merak edip sorgulamaz mısınız? Masayı attığımız kumsalda rakılama muhabbeti yaparken Ayışığı ve Yakamoz’u, ardından da soda içerken Sarıkızı gördüysek de ne Fatih Camii bombalandı, ne asker kendi uçağını düşürdü, ne binlerce kişi statlara dolduruldu... Niçin yapılır bir darbe planı? Darbe yapıp yönetime el koymak için mi yoksa laf olsun torba dolsun diye mi? “Ayışığı Darbe Planını hazırladık komutanım – Tamam, atın şimdi onu bir kenara Yakamoz Darbe Planı hazırlayın – Başüstüne!”

 

Ya da albaylar generaller “Darbe planları yapıp bir kenara koyalım da emekli olduktan sonra DÖT medyaya sızdırır hem ordumuzu yıpratır hem de darbe planı hazırlamaktan hapse gireriz” hesaplarıyla mı yaparlar darbe planlarını? Sonuç olarak bugüne dek bu kadar çok darbe planı yapılmasına rağmen hiç biri gerçekleştirilemediyse... DÖT medyaya uyup bütün planların gerçek olduğunu kabul ettik ya, Ordu komutanları, kuvvet komutanları da darbeci ilan edildiğine ve hala darbe yapılmadığına göre demek ki bir denetim mekanizması, o komutanların da üstünde bir irade, yani kurum olarak TSK bu darbeleri yaptırmadı, darbelere engel oldu. Öyleyse “Darbeler dönemi bitmiştir, TSK demokrasi ve hukuka bağlıdır, seçimle gelen seçimle gitmelidir” derken haklıymış, samimiymiş, doğruyu söylüyormuş Genelkurmay Başkanı Başbuğ... TSK demokratmış. Yoksa onca darbeden biri bile yapılmaz mıydı?

 

Gelelim başlığın ikinci kısmı “Darbeci Medya”ya. Darbe yapan askerlerden başka kimlerdir darbeci? Askerin darbe yapmasını isteyenler, seçimle iktidara gelmekten umudu kesip askere Ordu göreve” diye çağrı yapanlar, “Memleket elden gidiyor, askerimiz uyuyor mu!” diye çığlık atanlar... Pekâlâ, askere övgüler düzerek darbe istemek darbeciliktir de, askere küfür ederek, hakaret ederek, her gün her bahane ile saldırarak, kedi gibi köşeye kıstırarak, her olayı askeri yıpratmak için kullanarak, aslı astarı olmayan suçlamalarla askerin sabrını taşırıp darbe yapmaya kışkırtmak da darbecilik değil midir? “TSK demokrasi ve hukuka bağlıdır” dendikçe, bunca darbe planı iddiasına karşın bir teki bile gerçekleşmemişken hala askeri darbe yapmaya kışkırtmak da darbecilik değil midir? Alın size başlığın ikinci kısmı: “Darbeci Medya

 

Şimdi başa dönelim; Ergenekon mahkemeleri dâhil hiç bir yargı organı bugüne kadar, ayağa düşen onca darbe planından bir tanesinin bile gerçek olduğuna hükmetmedi... “Arınç’ı öldüreceklerdi, Camiyi bombalayacaklardı” diye başlıklar atan DÖT medyanın yargılamadan infaz yapan yargıçları hariç!

 

 


 

 

Recep demiş ki “Milletimize efendiliğe değil, köle olmaya geldik...” 


Keşke tersi olsaydı... Keşke sen köle değil de efendi, biz de efendi değil köle olsaydık Recep! 

 

O zaman bizim gemiciklerimiz, paracıklarımız, villacıklarımız, medyacıklarımız olurdu... 

 

Seninse kaybettiğin bir işin, elinden alınan kazanılmış hakların, dinlenen telefonların, neyle suçlandığını bilmeden hapislerde yatan aydınların, kredi kartı borçların, aç yatan çocukların, sadaka tertibinden kömürün, kâbusa dönmüş bir ömrün, sudan ucuz bir canın ve her daim seni gâh azarlayıp, gâh dalga geçen bir başbakanın... 

 

Keşke sen efendi olaydın da biz köle olsaydık Recep! 

 

Ne demiş Nasreddin Hocam? 

 

"Ver şu kepçeyi biraz da biz ölelim!"

 

Compteur