acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

Anayasa Mahkemesinde esastan görüşülmeye başlanan DTP davası ile ilgili olarak siyaset ve medya dünyasında “Demokrasilerde parti kapatılmaz” demagojik nakaratı eşliğinde demokrat geçinen kimileri açıkça gözdağı vererek ve karaya oturtulan geminin farkında olan kimileri de “Yoksa memlekette kıyamet kopacak” diye yalvararak mahkemenin hukuki değil siyasi bir karar vermesini ve DTP’nin kapatılmamasını “telkin ve tavsiye” ediyor.

 

En gerçekçi saptamayı ve buna dayalı öneriyi Nuray Mert -soyadı gibi gerçekten mertçe ve dürüstçe- lafı hiç döndürüp dolaştırmadan dile getirdi NTV’deki Basın Odası programında. Türkiye’de gelinen noktayı ve nedenlerini sağlıklı bir irdeleme ile kısaca tanımladıktan sonra, Anayasa Mahkemesinin hukuki değil siyasi bir karar vermesi gerektiğini söyledi Mert. Ancak bunu söylerken, hastasına tek çarenin ameliyat olduğunu söylemek zorunda kalan bir doktorun sıkıntısını yaşadığını özellikle vurgulamak gerek.

 

Demokrasinin bırakın bütün kural ve kurumlarıyla işlediği, özünün siyasetçilerce bile içselleştirilmediği demokrasi kültüründen yoksun ülkelerde, sivillerin siyasal/ekonomik çıkar hesapları ve beceriksizlikleri nedeniyle toplumsal düzenin/rejimin çıkmaza girdiği dönemlerde düze çıkmak ve ardından yönetimi tekrar sivillere devretmek üzere askerî darbeler girer gündeme. Çünkü sivillerin gerek bilerek ve gerekse kültürel yetersizliklerinden ötürü toplumsal yapıya uygun hukukî önlemleri al(a)mamaları, yasalara demokratik bir nitelik kazandır(a)mamaları sonucu öyle bir an gelir ki sorunları o yarım yamalak demokrasi ve yarım yamalak hukuk ile çözmek olanaksız hale gelir, bugün de olduğu gibi.

 

12 Mart müdahalesinde “Özgürlüklerin toplumsal gelişmeyi aştığı ve bu nedenle özgürlüklerin ve demokrasinin üzerine şal örtmek zorunluluğu “ doğduğunu açıkça dile getirmişti muhtıranın başbakanı Nihat Erim. Bu, o günün koşullarında demokrasi ve hukuk düzeni içinde bazı sorunları çözmenin mümkün olmadığı ve hukuku askıya almanın zorunlu olduğunun ifadesi ve 12 Mart muhtırasını da “meşru!” kılan bir gerekçe idi. Yani hukuku geçici bir süre askıya alma ve kestaneleri de ateşten toplama görevi 12 Mart 1971’de askere düşmüştü.

 

24 Ocak kararlarını uygulamak da aynı gerekçelerle 12 Eylül 1980 askerî müdahalesine yol açmış, hukuk yine askerlerce bir süre için askıya alınmış, kestaneleri ateşten yine asker toplamıştı. Sivillerin yetkinleştiremediği demokrasi ve toplumsal yapıya uyarla(ya)madığı hukuksal yapı sorunları çözmekte yetersiz ve çaresiz kalınca, hukuku askıya alma ayıbını –sorumlusu oldukları halde- siviller üstlenmeyip, değiştirebilecekleri halde hala değiştirmedikleri TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesindeki “Koruma ve kollama görevi” gereği asker devreye giriyor ve hak aramanın yasaklandığı, ses çıkaranın başının ezildiği askerî bir dönemden sonra memleket sosyal engeller temizlenmiş olarak yeniden sivillere teslim ediliyor... du.

 

Bugün gelinen noktada TSK’nin değil darbe yapmak, parmağını bile oynatamayacak konuma geldiği koşullarda görülüyor DTP davası. Yürürlükteki yasalara göre hukukî bir karar verilirse DTP’nin kapatılması gerektiğini hiç kimse itiraf etmese de gereğinin bu olduğunu kabul ediyor ve mahkemeye hukuki değil siyasî bir karar vermesi için yapılan “telkin ve tavsiyelerin” nedeni de bu. Açıkçası; asker devreden çıkarılınca hukuku askıya alma ve kestaneleri de ateşten toplama görevi bir hukuk kurumuna havale ediliyor! Siyasiler, maşalık görevini ve hukuku askıya alma ayıbını Anayasa Mahkemesine yüklüyorlar.

 

Akşam’ın internet sitesinde yer alan bugünkü (9 Aralık 2009) haberine  göre, Kara Kuvvetleri Komutanlığının resmî internet sitesinde ‘Genel Konular’ başlığı altında yer alan ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması ve kollanması” ile ilgili görev tanımını da kapsayan bölümün siteden kaldırılmasının bu günlere denk gelmesi ne ilginç bir rastlantı değil mi! “Bugüne kadar pisliklerinizi hem bize kaldırttınız hem de ardından ne darbeciliğimiz kaldı ne de generallere varıncaya kadar hedef tahtası olmadığımız... Şimdi ne haliniz varsa görün!” diyerek bu sefer hukuk yerine  “Koruma ve Kollama” görevini askıya almışlar gibime geliyor. Bilmem haksız mıyım?

 

 

 

 

 

Kaf Dağının ardındaki Prenses, Pinokyo’nun Define Adasından getirdiği sandığı aralayarak içindekilerin arasından bugüne dek hiçbir insanoğlunun görmediği demokrasiyi aldı yavaşça kucağına ve üzerindeki tozları sildi zarar vermemeye özen göstererek. Ne zamandır bekliyordu ki dürüst, onurlu ve yiğit bir Keloğlan bin bir engel ve badireyi yaşayarak gelecek “Devleri ve cadıları öldürdüm, bu demokrasi insanlara layık” diyerek alıp heybesine koyacak ve Prensesi de aldığında atının terkisine,  prenses ulusal irade oluverecek birden…

 

Prenses kucağında demokrasi uzaklara baktı bir süre, ne gelen vardı ne de giden. Zaten uzun zamandır hiç kimseyi görmüyordu ve son gördüğü, çiçeğinin gezegenine dönmek için yılanla buluşacağı kayanın dibine giderken yolu Kaf dağının ardına düşen Küçük Prens’ti. Sevinçle sandığı açmıştı Prenses demokrasiyi vermek için. “Büyükler demokrasiden anlamaz” dedi Küçük Prens. “Eğer bunu onlara verirsen, kıymetini bilmezler.”

 

Ama niye?” diye sordu Prenses. “Çünkü” dedi Küçük Prens “Dünyadaki insanlar, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar.” Uzun bir sessizlik oldu. Neden sonra Prenses “Ama… Ama bu demokrasi, buna ihtiyaçları var” dedi. “Hepsinin değil” dedi Küçük Prens. “Demokrasinin ne olduğunu ihtiyacı olanlar değil olmayanlar biliyor ve bu yüzden ihtiyacı olanlara demokrasi diye sahtelerini sunuyorlar.” Prenses şaşkın ve inanmaz gözlerle sordu: “Kim onlar?” “Kara Korsan, Mavi Sakal, Kırk Haramiler ve Pinokyolar” diye yanıtladı Küçük Prens.

 

Ortaya bir sandık koyuyor, seçim yapıyor ve buna demokrasi diyorlar. Parası olanlar ve onlara hizmet edenler milletvekili seçiliyor, eğitimsiz yoksullara onları kendilerinin temsil ettiğine inandıran Pinokyoları var. Kandırarak aldıkları oylara ‘milli irade’ ve böylece elde ettikleri güce de ‘Ulusal Egemenlik” diyorlar.” Prenses duyduklarına inanamamış, sandıktan çıkardığı demokrasiye sarılarak “Ama olmaz ki, ama olmaz ki” demiş ve susmuştu. “Onun yeri bu sandık” dedi Küçük Prens ve yılanı bekletmemek için Prensesle vedalaştı.

 

O günden beri Keloğlanı bekliyordu Prenses. Cadıları, devleri devirerek gelsin ve demokrasiyi alarak insanlara taşısın diye. O demokrasi için Kaf Dağına ulaşamadan nice Keloğlan ölmüştü ve ölmekteydi ve ölecekti bilmiyordu. Çünkü eğitimsiz yoksullar Keloğlana değil Pinokyolara inanmaktaydılar ve kandırılmış olsalar da onlar milli iradeydi. “Pekiyi” dedi Prenses “Hem egemen hem yoksul nasıl oluyoruz diye sormak gelmiyor mu akıllarına?” Sorusu yanıtsız kaldı, çünkü Küçük Prens çoktan gitmişti.

 

Sandığı tekrar açtı ve demokrasiye baktı uzun uzun. Demokrasiyi sarıp sarmalayan ipek örtünün üzerinde “Akıl ve Bilim” yazıyordu. Milyonlarca insandan bir teki bile hiçbir etki altında kalmaksızın özgür iradesiyle ve aklını kullanarak geleceğine karar verme olanağına kavuşmadıkça Keloğlanın gelmeyeceği gerçeğini bir kez daha anladı. Şatosunun avlusuna çıktı, kuyunun yanındaki masanın üzerinde duran tasın içinde dünyada olup bitenleri gösteren durgun ve sihirli suya baktı. Dünyada, ülkelerden birinde “Parasal Egemenlik ve Geyik Bayramı” kutlanmaktaydı. Keloğlanı aradı gözleri, Pinokyolar o kadar çoktu ki… Göremedi.

 

Ben aslında o şarkıda bir yanlışlık olduğunu biliyordum da, yanlış nerede bir türlü çıkaramıyordum. Haklıymışım. Yanlışlık meğer şarkının nakaratında imiş ve o nakarat “İstanbul’u artık hiç sevmiyorum” değil “İzmir’i artık hiç sevmiyorum” olacakmış. Ama ben yeterli bilgi ve donanıma, sağlam bir gözlem ve analiz yeteneğine ve doğruları dile getirmek konusunda asla taviz vermeyen bir aydın cesaretine sahip olmadığımdan, bugüne kadar bu gerçeğin farkına varamamışım.

 

Aslında bunu dert ettiğimden değil. Her konuda engin bilgi, görgü, deneyim ve donanım sahibi olan değerli köşe yazarı ve aydınlarımız sayesinde bu konuda da er ya da geç gerçeği öğreneceğimize güvenim tamdı ve beni haksız çıkarmadılar sağ olsunlar. Onlar sayesinde ne zaman ki İzmir’in faşist olduğunu öğrendik, işte o zaman anladım şarkıdaki yanlışlığın nakaratta olduğunu.

 

Bu değerli yorumcularımız için sosyoloji, sosyal psikoloji, davranışbilim gibi eften püften konuların fındık fıstık ve çerez kabilinden olduğunu bildiğimden, tek bir olaydan hareketle yaklaşık dört milyonluk bir şehir hakkında şıpın işi hemen teşhis koyup faşist ilan etmelerini elbette yadırgamadım. Niye yadırgayayım ki? Tek bir kişinin -Zeki Müren’in- cinsel kimliğinden yola çıkıp koskoca Bursa’yı “o biçim” ilan edenlerin çocukları, kardeşleri ve hatta ta kendileri, aynı kültürün taşıyıcıları değil mi bunlar? O yüzden inanırım. “Faşist İzmir” diyorlarsa İzmir faşisttir, “O biçim Bursa” diyorlarsa Bursa o biçimdir.

 

Bugüne kadar böyle bir olayın yaşanmadığı İzmir’in nasıl olup da tek bir olayla bir günde hemen faşist olduğuna benim aklım erseydi, onlardan önce ben faşist ilan ederdim ama dedim ya ben sadece cahilim ve cesaretim de yok. Eğer cahilliğimin yanında cesaretim de olsa susar mıydım ve dünyayı bu acı gerçek konusunda herkesten önce aydınlatmaz mıydım sanıyorsunuz?

 

Oysa ben sanmıştım ki; özellikle Habur olayından sonra iyice gerilen sinirler ve artan duyarlılık, meydan okurcasına açılan Apo posterleri ve PKK bayrakları, yapılan zafer işaretleriyle kışkırtıldı ve bu kışkırtmaya karşı İzmirliler balkonlarından kalpaklı Atatürk resmi taşıyan Türk bayrakları sarkıtarak tepki verdiler. Her şehirde yeteri miktar bulunan bazı başıbozuklar da fırsat bu fırsat konvoya saldırdılar. Üstelik saldıranlar İzmirli olduğu gibi, saldırılan araçlar da İzmir plakalı. Yani etnik kökeni Kürt olan ve yaşadıkları kent itibariyle kendileri de İzmirli olan vatandaşlar. Faşist İzmir derken onlar da töhmet altında kalıyor, yanıyor yanıyor da ona yanıyorum.

 

Ama dedim ya, nerde bende bu olayı gerçek yüzüyle görüp anlayacak ve hemen teşhis koyacak donanım? Eğer onlardaki anlayış yeteneği, akıl yürütme ve sonuca gitme becerisi bende olsaydı, tek bir olayla İzmir’i faşist ilan etmekle kalmaz, hemen her gün Apo posterleri ve PKK bayraklarıyla polise saldırıların yaşandığı, molotof kokteylleriyle otobüslerin yakıldığı, karakolların basıldığı illeri de terörist ilan ederdim. Terörist Van, Terörist Diyarbakır, Terörist İstanbul, Terörist Mersin, Terörist Hakkâri... Yahu ne kolaymış meğer!

 

“Faşist İzmir” yaftasıyla sinirleri ve ortamı daha da gerip yangına bir bidoncuk benzinle de olsa katkıda bulunan köşe yazarından siyasetçisine böyle değerli insanlardan oluşan baha biçilmez hazinemizi Allah başımızdan eksik etmesin. Âmin!

 

 


Bundan önceki yazımda; İsviçre’deki referandum sonucu ile minare yapımının yasaklanması kararına ilişkin bir tespit yapmış ve bu olayı Türkiye günceli açısından değerlendirmeyi de bu yazıya bırakmıştım. Bu arada; referandum sonrası İsviçre’den gelen haberler bu sonucun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşınacağı ve iptalinin isteneceği yolunda. Oylamanın ertesi günü (dün) internet sitelerini taradığım gazete köşelerinde henüz bu konuya ilişkin bir değerlendirmeye rastlamadım ama bu yasak kararının insan hak ve özgürlükleri / din ve inanç özgürlüğü / İnancını özgürce yaşama hakkı çerçevesinde eleştirileceğini söylemek için kâhin olmak gerekmiyor.

 

Türkiye’de kalemi ipotekli malûm yandaş kalemşorların, Türkiye’ye gerçek demokrasiyi getiren başbakan olarak alkışladıkları Recep Tayyip Erdoğan ve biat etmiş parmaklardan ibaret partisinin demokrasi anlayışı hiç kimse için sır değil. Kendi aldığı çoğunluk oyunu –ki şimdiye dek yüzde kırk yedinin üstüne de çıkmış değil!- milli irade ilan edip ve bu milli irade kavramını kutsallaştırarak her istediğini hiç bir denetime tabi olmaksızın gerçekleştirmek... Al sana en hakiki demokrat (!) Tayyip Erdoğan’ın demokrasi kültürü ve daha önceleri “tramvaya” benzeterek şimdiye dek inkâr etmediği demokrasi anlayışı... Ve onun bu demokrasi anlayışını yere göğe sığdıramayan bir kısmı soldan dönme yalakaları...

 

AKP’nin muhalefetle anlaşma ve uzlaşmaya gerek görmeden ve toplumun önemli bir kesimiyle inatlaşarak Anayasa ve yürürlükteki yasalara aykırılığına karşın meclisten çıkardıkları kanunlar yargı tarafından denetlenip iptal edildiğinde ya da idari kararların yürütmesi Danıştay tarafından durdurulduğunda  –en son katsayı olayında olduğu gibi- hem AKP’nin hem de F tipi aydınların, Soros çocuklarının, iliştirilmiş yazarcıkların... Kısası, utanmaz bir tayfanın “Milli irade yargıçlar oligarşisi tarafından çiğneniyor, millet tarafından seçilmiş milletvekillerinin çıkardıkları kanunlar atanmış yargıçlar tarafından iptal ediliyor, bir yargıçlar devleti (Jüristokrasi) kurulması süreciyle karşı karşıyayız.” Ve benzeri yaygaralarla yargıya ve yargıçlara saldırdıklarını sağır sultan bile bilmiyor mu?

 

Şimdi gelelim onların bu demokrasi ve hukuk anlayışları açısından İsviçre’de minare yapımının yasaklanması kararına. Yasak kararını kim aldı? İsviçre toplumunun yüzde elli yedisi! Yani meclisteki milletvekilleri de değil, halkın milletin ta kendisi. Üstelik bizdeki gibi yarıdan az (yüzde kırk yedi) bir çoğunluk da değil, toplumun yarısından fazlasını temsil eden (yüzde elli yedi) bir çoğunluk... Pekiyi Erdoğan ve tayfası bu kararı “Milli irade böyle istemiş, saygı duymak lazım” diye mi karşılayacak? Ve İsviçreli Yeşiller bu kararı yargıçların iptal etmesi için AİHM’ye taşıdığında aynı Erdoğan ve tayfası “Halkın aldığı kararı yargıçlar iptal edemez, demokrasiye aykırıdır” diye karşı mı çıkacaklar? Gülmeyin, soru ciddi bir soru!

 

Yoksa bu yasak kararını halk çoğunluğunun aldığına, milli irade palavrasına ve yargıçlar devleti safsatasına filan boş verip “Bu yasak Müslümanlara zulümdür, din ve vicdan özgürlüğüne ve inancını özgürce yaşama hakkına aykırıdır ve AİHM (yani yargıçlar!) bu yasak kararını derhal iptal etmelidir” mi diyecekler? Düşündüğünüz şeye de bakın... Tutarlı olmak, dürüst olmak, içtenlikli olmak ve aydın namusuna sahip olmak gibi bir derdi olmayanlar için çok zor bir şey mi sanıyorsunuz? “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi kanunen suç ilan eden İsviçre’yi bu kararından ötürü ayakta alkışlayanlar, minare kararından ötürü aynı İsviçre’yi yarın yerden yere vurduklarında sakın şaşırmayın.

 

Çoğunlukçu demokrasi anlayışından çoğulcu demokrasi anlayışına hala geçememiş bir siyasal kadro ve yardakçılarının zorunlu olarak yaşadıkları ve yaşayacakları çelişkiler bunlar. İsviçre’nin aldığı yasak kararına gelince... Önünü ardını tüm boyutlarıyla değerlendirmeden “doğru” ya da “yanlış” diyerek işkembeden sallama ve işin kolayına kaçmayı içime sindirebilseydim, minare yasağı konusundaki kişisel görüşümü hemen söylemez miydim? Ama izninizle şunu söyleyebilirim. Birincisi; Siyaset cambazlarının çıkardıkları yasaların niçin hukukun denetiminden geçmesi gerektiğini hala anlamayanların, bu karar sayesinde anlamalarını umuyorum. İkinci olarak da; bize demokrasi ve insan hakları dersi veren Avrupalıların aynı dayatma ile karşılaştıklarında vehbinin kerrakesini anlamış olmalarına için için seviniyorum!

 

 


 

 

 

İsviçre’de Anayasal çerçevede yapılan halk oylamasında “Minare yapımının yasaklanması” yönünde yüzde elli yedi oranında kabul oyu çıkması ve bu yasağın, sonuçların resmen duyurulmasıyla yürürlüğe girecek olması doğal olarak çeşitli tepki ve tartışmalara yol açacaktır. Bu olayı farklı açılardan değerlendirmek mümkün ise de ben Türkiye’de güncel olan demokrasi, milli irade, yargıçlar devleti, hukukun üstünlüğü tartışmaları açısından konuya eğilmenin yararlı olacağı kanısındayım.

 

Öncelikle; oylanan ve yasaklanması kabul edilenin İslamiyet olmadığını, camiler olmadığını, kişilere ibadet yasağı olmadığını, namaz kılmanın, oruç tutmanın ve öbür dinsel görevlerin yasaklanmadığını altını çizerek vurgulamak gerekiyor. Çünkü bu sonuç büyük olasılıkla ona yol açanlarca çarpıtılarak ve kışkırtıcı bir yaklaşımla sunulacak, ibadet yasaklanmışçasına saldırılarda bulunulacaktır. Oysa bir kez daha yinelemek gerekirse yasaklanan sadece (ve şimdilik!) “Minare yapımı.” Bağnazların bu ifadeye gösterecekleri tepkiyi tahmin etmek hiç de zor olmadığından şunu eklemeliyim ki, bu sadece bir tespit, yoksa yasağı savunmak ya da karşı çıkmak değil.

 

Afişlerde kullanılan motif, İsviçre bayrağını çoğalarak kaplayan minareler. Ve kampanya komitesinin esbaşkanı ve aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi (SVP) milletvekili Ulrich Schlüer Cumhuriyet’ten Berza Şimşek’e yaptığı açıklamada minarelere karşı olmalarının nedenini şöyle açıklıyor: “İnanç özgürlüğünün minarelerin yasaklanmasıyla ilgisi yok. Müslümanlar cami yaptırmaya devam edebilirler. Biz sadece camilerin, siyasi İslâm’ın simgesi olan minarelere sahip olmasını istemiyoruz.” Yine yasak taraftarı bir başka milletvekili, Oskar Freysinger de diyor ki “Eğer Türkiye Başbakanı Erdoğan, ‘Minareler süngümüz’ diyorsa bu bana bir şey anlatıyor. Onun süngülerinin İsviçre’de olmasını istemiyorum”

 

Asıl konuya geçmeden önce şunu da eklemem gerekir ki bu milletvekilleri ne derse desin, sorun sadece minarelerle sınırlı değil ve bu sadece bir ilk adım. Çünkü şu sözler de Schlüer’e ait: “İslâm, Müslümanların şeriat olarak adlandırdığımız dini hukuk kurallarını uygulamasını zorunlu kılıyor ve şeriat, İsviçre yasalarına tamamen aykırı... Ancak ülkemizde görücü usulü evlilikler, kadın sünneti, recm cezası, ‘iffetli’ ve ‘iffetsiz’ insanlar için ayrı mezarlar istemiyoruz.” Dolayısıyla sorun, Müslümanların İsviçre’de topluma dini hukuka dayalı bir yaşam biçimi dayattıkları endişesi ve henüz vakit varken bunun önünü kesmek önlemi.

 

Bu halkoylaması ve sonucunun günümüz Türkiye’si açısından değerlendirilmesine gelince... Ordan burdan dönmelerin, F tipi aydınların, Soros çocuklarının ve iliştirilmiş yazarcıkların yuvalandıkları yandaş ve yalaka medya köşelerinde “En hakiki demokrat” ilan ettikleri Recep Tayyip Erdoğan ve partisinin demokratlığı konusunda, bu dalkavuk tayfanın ve “en hakiki demokratın” hukuktan ve hukukun üstünlüğünden gerçekte neyi anladığı konusunda bu minare referandumu, ahmakların bile anlayabileceği bir olay olma özelliği taşıyor. Bu zorunlu girişten sonra, bundan sonraki yazıda “minare yasağı” olayına işte bu pencereden bakmayı deneyeceğim.