acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

Bundan önceki yazımda; İsviçre’deki referandum sonucu ile minare yapımının yasaklanması kararına ilişkin bir tespit yapmış ve bu olayı Türkiye günceli açısından değerlendirmeyi de bu yazıya bırakmıştım. Bu arada; referandum sonrası İsviçre’den gelen haberler bu sonucun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşınacağı ve iptalinin isteneceği yolunda. Oylamanın ertesi günü (dün) internet sitelerini taradığım gazete köşelerinde henüz bu konuya ilişkin bir değerlendirmeye rastlamadım ama bu yasak kararının insan hak ve özgürlükleri / din ve inanç özgürlüğü / İnancını özgürce yaşama hakkı çerçevesinde eleştirileceğini söylemek için kâhin olmak gerekmiyor.

 

Türkiye’de kalemi ipotekli malûm yandaş kalemşorların, Türkiye’ye gerçek demokrasiyi getiren başbakan olarak alkışladıkları Recep Tayyip Erdoğan ve biat etmiş parmaklardan ibaret partisinin demokrasi anlayışı hiç kimse için sır değil. Kendi aldığı çoğunluk oyunu –ki şimdiye dek yüzde kırk yedinin üstüne de çıkmış değil!- milli irade ilan edip ve bu milli irade kavramını kutsallaştırarak her istediğini hiç bir denetime tabi olmaksızın gerçekleştirmek... Al sana en hakiki demokrat (!) Tayyip Erdoğan’ın demokrasi kültürü ve daha önceleri “tramvaya” benzeterek şimdiye dek inkâr etmediği demokrasi anlayışı... Ve onun bu demokrasi anlayışını yere göğe sığdıramayan bir kısmı soldan dönme yalakaları...

 

AKP’nin muhalefetle anlaşma ve uzlaşmaya gerek görmeden ve toplumun önemli bir kesimiyle inatlaşarak Anayasa ve yürürlükteki yasalara aykırılığına karşın meclisten çıkardıkları kanunlar yargı tarafından denetlenip iptal edildiğinde ya da idari kararların yürütmesi Danıştay tarafından durdurulduğunda  –en son katsayı olayında olduğu gibi- hem AKP’nin hem de F tipi aydınların, Soros çocuklarının, iliştirilmiş yazarcıkların... Kısası, utanmaz bir tayfanın “Milli irade yargıçlar oligarşisi tarafından çiğneniyor, millet tarafından seçilmiş milletvekillerinin çıkardıkları kanunlar atanmış yargıçlar tarafından iptal ediliyor, bir yargıçlar devleti (Jüristokrasi) kurulması süreciyle karşı karşıyayız.” Ve benzeri yaygaralarla yargıya ve yargıçlara saldırdıklarını sağır sultan bile bilmiyor mu?

 

Şimdi gelelim onların bu demokrasi ve hukuk anlayışları açısından İsviçre’de minare yapımının yasaklanması kararına. Yasak kararını kim aldı? İsviçre toplumunun yüzde elli yedisi! Yani meclisteki milletvekilleri de değil, halkın milletin ta kendisi. Üstelik bizdeki gibi yarıdan az (yüzde kırk yedi) bir çoğunluk da değil, toplumun yarısından fazlasını temsil eden (yüzde elli yedi) bir çoğunluk... Pekiyi Erdoğan ve tayfası bu kararı “Milli irade böyle istemiş, saygı duymak lazım” diye mi karşılayacak? Ve İsviçreli Yeşiller bu kararı yargıçların iptal etmesi için AİHM’ye taşıdığında aynı Erdoğan ve tayfası “Halkın aldığı kararı yargıçlar iptal edemez, demokrasiye aykırıdır” diye karşı mı çıkacaklar? Gülmeyin, soru ciddi bir soru!

 

Yoksa bu yasak kararını halk çoğunluğunun aldığına, milli irade palavrasına ve yargıçlar devleti safsatasına filan boş verip “Bu yasak Müslümanlara zulümdür, din ve vicdan özgürlüğüne ve inancını özgürce yaşama hakkına aykırıdır ve AİHM (yani yargıçlar!) bu yasak kararını derhal iptal etmelidir” mi diyecekler? Düşündüğünüz şeye de bakın... Tutarlı olmak, dürüst olmak, içtenlikli olmak ve aydın namusuna sahip olmak gibi bir derdi olmayanlar için çok zor bir şey mi sanıyorsunuz? “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi kanunen suç ilan eden İsviçre’yi bu kararından ötürü ayakta alkışlayanlar, minare kararından ötürü aynı İsviçre’yi yarın yerden yere vurduklarında sakın şaşırmayın.

 

Çoğunlukçu demokrasi anlayışından çoğulcu demokrasi anlayışına hala geçememiş bir siyasal kadro ve yardakçılarının zorunlu olarak yaşadıkları ve yaşayacakları çelişkiler bunlar. İsviçre’nin aldığı yasak kararına gelince... Önünü ardını tüm boyutlarıyla değerlendirmeden “doğru” ya da “yanlış” diyerek işkembeden sallama ve işin kolayına kaçmayı içime sindirebilseydim, minare yasağı konusundaki kişisel görüşümü hemen söylemez miydim? Ama izninizle şunu söyleyebilirim. Birincisi; Siyaset cambazlarının çıkardıkları yasaların niçin hukukun denetiminden geçmesi gerektiğini hala anlamayanların, bu karar sayesinde anlamalarını umuyorum. İkinci olarak da; bize demokrasi ve insan hakları dersi veren Avrupalıların aynı dayatma ile karşılaştıklarında vehbinin kerrakesini anlamış olmalarına için için seviniyorum!

 

 


 

 

 

İsviçre’de Anayasal çerçevede yapılan halk oylamasında “Minare yapımının yasaklanması” yönünde yüzde elli yedi oranında kabul oyu çıkması ve bu yasağın, sonuçların resmen duyurulmasıyla yürürlüğe girecek olması doğal olarak çeşitli tepki ve tartışmalara yol açacaktır. Bu olayı farklı açılardan değerlendirmek mümkün ise de ben Türkiye’de güncel olan demokrasi, milli irade, yargıçlar devleti, hukukun üstünlüğü tartışmaları açısından konuya eğilmenin yararlı olacağı kanısındayım.

 

Öncelikle; oylanan ve yasaklanması kabul edilenin İslamiyet olmadığını, camiler olmadığını, kişilere ibadet yasağı olmadığını, namaz kılmanın, oruç tutmanın ve öbür dinsel görevlerin yasaklanmadığını altını çizerek vurgulamak gerekiyor. Çünkü bu sonuç büyük olasılıkla ona yol açanlarca çarpıtılarak ve kışkırtıcı bir yaklaşımla sunulacak, ibadet yasaklanmışçasına saldırılarda bulunulacaktır. Oysa bir kez daha yinelemek gerekirse yasaklanan sadece (ve şimdilik!) “Minare yapımı.” Bağnazların bu ifadeye gösterecekleri tepkiyi tahmin etmek hiç de zor olmadığından şunu eklemeliyim ki, bu sadece bir tespit, yoksa yasağı savunmak ya da karşı çıkmak değil.

 

Afişlerde kullanılan motif, İsviçre bayrağını çoğalarak kaplayan minareler. Ve kampanya komitesinin esbaşkanı ve aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi (SVP) milletvekili Ulrich Schlüer Cumhuriyet’ten Berza Şimşek’e yaptığı açıklamada minarelere karşı olmalarının nedenini şöyle açıklıyor: “İnanç özgürlüğünün minarelerin yasaklanmasıyla ilgisi yok. Müslümanlar cami yaptırmaya devam edebilirler. Biz sadece camilerin, siyasi İslâm’ın simgesi olan minarelere sahip olmasını istemiyoruz.” Yine yasak taraftarı bir başka milletvekili, Oskar Freysinger de diyor ki “Eğer Türkiye Başbakanı Erdoğan, ‘Minareler süngümüz’ diyorsa bu bana bir şey anlatıyor. Onun süngülerinin İsviçre’de olmasını istemiyorum”

 

Asıl konuya geçmeden önce şunu da eklemem gerekir ki bu milletvekilleri ne derse desin, sorun sadece minarelerle sınırlı değil ve bu sadece bir ilk adım. Çünkü şu sözler de Schlüer’e ait: “İslâm, Müslümanların şeriat olarak adlandırdığımız dini hukuk kurallarını uygulamasını zorunlu kılıyor ve şeriat, İsviçre yasalarına tamamen aykırı... Ancak ülkemizde görücü usulü evlilikler, kadın sünneti, recm cezası, ‘iffetli’ ve ‘iffetsiz’ insanlar için ayrı mezarlar istemiyoruz.” Dolayısıyla sorun, Müslümanların İsviçre’de topluma dini hukuka dayalı bir yaşam biçimi dayattıkları endişesi ve henüz vakit varken bunun önünü kesmek önlemi.

 

Bu halkoylaması ve sonucunun günümüz Türkiye’si açısından değerlendirilmesine gelince... Ordan burdan dönmelerin, F tipi aydınların, Soros çocuklarının ve iliştirilmiş yazarcıkların yuvalandıkları yandaş ve yalaka medya köşelerinde “En hakiki demokrat” ilan ettikleri Recep Tayyip Erdoğan ve partisinin demokratlığı konusunda, bu dalkavuk tayfanın ve “en hakiki demokratın” hukuktan ve hukukun üstünlüğünden gerçekte neyi anladığı konusunda bu minare referandumu, ahmakların bile anlayabileceği bir olay olma özelliği taşıyor. Bu zorunlu girişten sonra, bundan sonraki yazıda “minare yasağı” olayına işte bu pencereden bakmayı deneyeceğim.

 

 

 

 

Gerçek aydınlara saygı duymamak mümkün mü? “Gerçek” derken dürüst, içtenlikli, insan haklarını tüm insanlar için savunan, hukukun üstünlüğünü ve adaletin gerçekleşmesini yürekten isteyen ve haklıyı haksızdan ayırmakta tarafların kimliğini değil hukuksal değerleri temel alan, insanlığın binlerce yılda yaşadıklarından süzerek eriştiği etik değerleri içselleştirmiş olarak ne adına olursa olsun onları çiğnemeyen, özelde yaşadığı toplumdan genelde dünyadan ve çağından sorumluluk duyan ve bu konuda ne bahasına olursa olsun doğru bildiklerini söyleyen aydınları kastediyorum.

 

GDO Yönetmeliği gündeme oturalı beri internet üzerinde, kendilerini aydın olarak niteleyen bazı köşe yazarları ve ekran profesörlerinin fotoğraflarının yer aldığı bir ileti dolaştırılmakta “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” başlığı ile. Bu yakıştırmada haklılık payı var mıdır yok mudur konusunda bir yargıya varmak için, yukarıda kendimce tanımlamaya çalıştığım “Genetiği Değiştirilmemiş Aydın” nitelikleri açısından bu kişileri değerlendirmenin yeterince bir fikir vereceği kanısındayım. Yeterince bir fikir... Kesin bir yargı değil!

 

Bunun için; yaptıkları, ettikleri, yazdıkları, çizdikleri,  sahiplenmeleri, eleştirileri, saldırılarıyla gazete köşeleri ve ekranlarda herkesin gözü önünde apaçık arz-ı endam eden bu kişilerin bu edimlerini, gerçek bir aydının taşıması gerekli nitelikler açısından irdelemek mümkün. Ancak ben bugün tek bir örnek ile yetineceğim ki onların kılavuzluğunu benimseyip kendi aklını nadasa bırakmamış, onları (ve tüm dünyayı) sorgulayarak okuyan herkesin bu örnekleri çoğaltması mümkün...

 

Meşhur “Islak imza” olayında bu kişiler köşelerinde irticayla mücadele belgesinin TSK’ya ve altındaki imzanın da Albay Dursun Çiçek’e ait olduğunu kesinleşmiş bir gerçek gibi topluma sunup ve masumiyet karinesini çiğneyerek yargının sonucunu beklemeden suçluyu ilan ettiler ve hala etmekteler. Savcılığın 2009 Temmuzunda imzanın fotokopi olması ve kime ait olduğunun bu nedenle saptanamaması nedeniyle dosyayı geçici olarak kapatmasından sonra da aynı suçlamalarını sürdürdüler.

 

Derken “Vatanını, milletini seven meçhul bir Türk subayı” imzasıyla bir ihbar mektubu ekinde ıslak imzalı olduğu savlanan bir belgenin Ergenekon savcılarına gönderildiğini, savcılığın istemi üzerine bu belgeyi inceleyen Adlî Tıbbın “imzanın Dursun Çiçek’in eli mahsulü olduğunun söylenebileceği” yönünde bir rapor verdiğini ve yürürlükteki ilgili yasaya göre soruşturma süresince gizli kalması gereken bu bilgileri, o köşe yazarlarının gazete manşetleri ve köşelerinden öğrendik. Bu gelişme ile birer mitralyöz yuvası gibi kullanılan köşelerden açılan yaylım ateşi arttıkça arttı, kendilerini savcı, yargıç ve cellât yerine koyan bu “aydınların” ne Genelkurmay Başkanı’nı TSK’dan attırmadıkları kaldı ne de TSK’yı lağvedip yerine Nizam-ı Cedit kurmadıkları...

 

Ve Albay Dursun Çiçek tüm iddiaları reddeden ifadesi savcılıkça alındıktan sonra sevk edildiği mahkemece tutuklandığında, alınmış bir intikamın sevinç naraları ile ve yargıya övgüler düzülerek adeta yer yerinden oynatıldı. Ta ki; tutuklamaya yapılan itiraz aynı yargı tarafından haklı görülüp ve “şüphelinin üstüne atılı suçların kanuni tanımında yer alan unsurlarının bulunmadığı” (yani Adli Tıp raporunun ve öbür iddiaların yeterli bulunmadığı) gerekçesiyle Dursun Çiçek’in tutukluluk haline son verilinceye kadar.

 

İşte bu “aydın” kişiler şimdi bu salıverme kararı yüzünden hem yargıya ve hem de ona baskı uygulayarak bu kararı almasını sağladığı iddiasıyla TSK’ya ateş püskürmekteler. Tutuklama kararı verilirken TSK diye bir kurum yokmuş da o karardan sonra ortaya çıkmış gibi... Dursun Çiçek geldi ifadesini verdi, tutuklandı ve itiraz üzerine “suçların kanuni tanımında yer alan unsurların bulunmadığı” gerekçesiyle, yani elde tutuklamayı gerektirecek yeterince kanıt bulunmadığı gerekçesiyle salıverildi.

 

Şimdi niçin bu gerekçe göz önüne alınarak “kanuni tanıma uygun unsurları” ve tanık olduğu olayları mahkemeye sunmak üzere “Vatanını, milletini seven meçhul” Türk subayına “Çık ortaya ve tüm bildiklerini savcılara yüz yüze anlatarak mektubunda ileri sürdüğün iddiaları kanıtla ve Dursun Çiçek’in tekrar tutuklanmasını sağla” çağrısı yapılmaz da yargının hukuk çerçevesinde serbest bıraktığı Çiçek’e ve TSK’ya saldırılır? “Müddei iddiasını ispatla mükelleftir” yani “İddia eden iddiasını kanıtlamak zorundadır” hükmü yasada yerini almış bir hukuk ilkesi değil midir? Niçin iddia eden meçhul subaya iddiasını ispatlaması için çağrıda bulunulmaz da, suçsuz olduğunu kanıtlaması için Çiçek’e saldırı üstüne saldırı yapılır?

 

Ben şimdi kalkıp bu beylerden birinin ya da birkaçından oluşan bir suç örgütünün uyuşturucu ve beyaz kadın ticareti yaptığını imzasız bir mektupla ihbar etsem ve ortadan kaybolsam... Bu beylerin mantığına göre, suçsuz olduklarını kanıtlamadıkça bu suçtan ötürü tutuklanmaları mı gerekecek?

 

İbretlik olayların bolca yaşandığı günlerden geçiyoruz. İktidarı elinde tutanlar ve o iktidardan nemalanma karşılığı köşelerinde kalemşorluğunu yapanlar kısa bir süre için borularını öttürebilirler. Ama er ya da geç Ayamama deresinin yolunu bulması gibi, sosyolojinin yasalarına uygun toplumsal gelişim de önüne konulan engelleri bir gün yıkarak tarihsel akışını kaldığı yerden sürdürecektir.

 

 

Aynaya Buyurun!

16/11/2009

Bir an için bir ülke düşünün ki bu ülkede namaz kılanların telefon konuşmaları dinleniyor, oruç tutanlar sorgusuz sualsiz tutuklanıp mahkeme önüne çıkarılmadan aylarca ve yıllarca hapislerde çürütülüyor, Hacca gidenler bir kısım medya tarafından terörist bir örgütün üyesi olarak ilan ve yargısız infaz ediliyor... Ve o devletin Anayasasında resmi dinin İslam ve devletin de İslam devleti olduğu yazıyor... Örneğin İran, örneğin Suudi Arabistan, örneğin Libya... Tepkiniz, değerlendirmeniz ve yargınız ne olur? Anayasa’sında “İslam Devleti” yazıyor diye o devleti bir İslam Devleti mi kabul edersiniz yoksa namaz kılan, oruç tutan, Hacca giden Müslümanlara hayatı zindan ettiği için “İslam Devleti” iddiasına uygun bir yerinizle güler misiniz?

 

Şimdi bu konudaki yargınızı bir kenara yazarak başka bir varsayıma (!) geçelim. Bir an için bir ülke düşünün ki bu ülkede milyonlarca insanın (Ve hatta savcıların yargıçların bile)  telefonları yasalar zorlanarak ve yasa dışı yollardan dinleniyor, ülke sorunlarına ilişkin muhalif görüş bildirenler hukuksallığı tartışılır kanıtlar ve kanıtsız iddialarla tutuklanıp aylarca, yıllarca hapislerde çürütülüyor, ülkenin profesörleri, gazetecileri, yazarları, aydınları medyanın bir kısmı tarafından terör örgütü üyesi olarak ilan ve yargısız infaz ediliyor... Ve o devletin Anayasa’sında devletin hukuk devleti olduğu yazıyor... Örneğin Fransa, örneğin İtalya, örneğin Türkiye... Tepkiniz, değerlendirmeniz ve yargınız ne olur? Anayasa’sında “Hukuk Devleti” yazıyor diye o devleti bir hukuk devleti mi kabul edersiniz, yoksa düşünen insanlarına, iktidarı sorgulayan karşıt görüşlü aydınlarına, ülkenin yazarlarına, çizerlerine, profesörlerine, gazetecilerine hayatı zindan ettiği için “Hukuk Devleti” iddiasına uygun bir yerinizle güler misiniz?

 

Şimdi dönün bir kenara yazmış olduğunuz ilk paragraftaki yargınıza ve ikinci paragraftaki soruya verdiğiniz yanıt ile karşılaştırın. Gerçekten demokrasiden yana olup olmadığınızın, hukukun üstünlüğüne içtenlikle inanıp inanmadığınızın, ele güne karşı kendinizi nasıl tanıtmış olursanız olun kendinize karşı dürüst olup olmadığınızın ve onur kavramına nasıl baktığınızın yanıtı orada...

 

Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak suçunu işlediğini tespit etmiş ve Hazine yardımından yoksunluk cezasına hükmetmişti. AKP genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu Anayasal suçun işlenmesinde baş sorumlulardan biri olarak gerekçeli kararda eylem ve söylemleriyle yer almış, bu suçu işlediği Anayasa Mahkemesince tescil edilmişti.

 

Bugün (8 Kasım 2009) Erdoğan’ın TRT 1’de katıldığı bir programda söyledikleriyle yine bir Anayasa suçu işlediğine hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde tanık olduk. Milliyet internet sitesinde yer alan habere göre Recep Tayyip Erdoğan katıldığı programda soruları yanıtlarken “Kilidi ıslak imza çözecek. Askeri Yargı, Adli Tıp Raporu'nu esas almalı” açıklamasını yapmış!

 

Şimdi Anayasanın 138. maddesini hep birlikte bir kez daha okuyalım:

 

MADDE 138.– Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

 

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz...”

 

Ne diyor Recep Tayyip Erdoğan? “Askeri Yargı, Adli Tıp raporunu esas almalı.” Eğer bu Genelkurmayın bağlı olduğu makam olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olarak askeri yargıya emir ve talimat vermek değil ise -hadi bunu geçelim bir kalem- telkin ve tavsiyede bulunmak değilse, Anayasa’nın 138. maddesini çiğnemek ve Anayasal bir suç işlemek değil ise... Ya nedir?

 

Yargıya bu müdahalenin, emir ve talimat vermenin, telkin ve tavsiyede bulunmanın önümüzdeki günlerde haklı olarak çokça tartışılacağını ve günü geldiğinde bu suçun yine yargı tarafından cezalandırılacağını söylemek kehanet olmasa gerek... Ola ki, Türkiye’de demokrasi ve hukuk işleye!

 



 

Bırakın bir ülkenin, bir ulusun geleceğini etkileyecek bir konuyu, tek bir kişinin geleceğine ilişkin olarak bile görüş üretir söz söylerken hak ve hukukun gereken titizlikle gözetilmesi hem zorunlu bir tutum hem de dürüstlük gereğidir. Kaldı ki bu titizliği ve dürüstlüğü göstermeksizin söz söylemek bir yana, üstelik o konuda yarım yamalak bilgi ve kültür donanımıyla yargılara varmak, kişileri ve kurumları sırtında yumurta küfesi olmaksızın mahkûm etmek olsa olsa ya kasıtlı bir davranış ya da hamakattan ötürüdür.

 

Genelde; mahkemece yasaklanmasına karşın medyada inatla Ergenekon olarak söz edilen ve hala süren davaya ve özel olarak da meşhur “Islak imzalı” İrtica ile Mücadele Eylem Planı belgesi olayına ilişkin medyada ve internet üzerinde yapılan değerlendirmelere baktıkça, kim kasıtlıdır kiminki hamakattır anlamak mümkün değil.

 

Demokrasi adına, demokrasiyi korumak ve sahip çıkmak adına ve demokrat oldukları iddiasıyla kişileri ve kurumları yargısız infaza tabi tutanların, bunu yaparken hukuku çiğnemiş ve evrensel ahlakı dışlamış olmayı nasıl içlerine sindirdiklerinin, nasıl olup da hukuk ve ahlaktan yoksun bir demokrasi anlayışları olduğunun yanıtını kendilerinin bile verebileceğini sanmıyorum. O ne yaman çelişkidir ki; demokrasi karşıtı olarak suçladıkları TSK da, sivillerin karaya oturttuğu demokrasiyi yeniden rayına oturtmak iddiasıyla, yani demokrasiyi korumak ve sahip çıkmak adına aynen bu yargısız infazcıların dayandıkları gerekçeyle ve aynen onlar gibi hukuku, ahlakı, vicdanı çiğneyerek yaptı darbelerini.

 

Bir bilgisayara ve internet bağlantısına sahip olup her konuda bilir bilmez yazıp çizenler bir yana, aydın nitelemesini kullanarak toplum önünde söz söyleyenlerin nesnelliği, aklın sorgulamasını ve sadece gerçeği aramayı bir yana bırakıp bir kan davası güdercesine olayları at gözlüğü ile değerlendirmeleri aynı hızla sürmekte. Bu olayda bugüne dek savundukları ve söylediklerinde haklı çıkabilmek için, sırf öyle istedikleri için kanıtların gerçekliğini, düzmece olup olmadığını sorgulamadan, ıslak imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olduğunu kuşkuya yer bırakmadan kanıtlanmış bir gerçek olarak ilan ediyorlar.

 

Adli Tıp Kurumu’nun bu konuya ilişkin ve medyaya yansıdığı kadarıyla “İmzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu kabul edilebilir” şeklindeki raporunu “İmza kesin olarak Dursun Çiçek’e aittir” diye yorumluyor, Adli Tıp Kurumu Başkanı Doç Dr. Haluk İnce’nin “(Rapor hazırlarken) Hastanın yararını düşündüğümüz kadar toplumun bazı kesimlerinin düşüncelerini de düşünmek zorundayız” itirafının rapora düşürdüğü gölge ve şaibeyi görmezden geliyorlar. Hukuka saygı duymadan, evrensel ahlak kurallarına boş verip, insan haklarını sadece kendileri gibi düşünenler için savunup karşıt görüşlüleri ötekileştirerek nasıl demokrat olunuyorsa...

 

İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesinin var olduğu bir gerçek de, hazırlayanın kim/kimler olduğu, imzanın Albay Çiçek’e ait olup olmadığı kuşkuya yer bırakmayan kanıtlarla yargı tarafından kesin olarak saptanmış ve sorumluları mahkûm edilmiş değil. Dürüst olun, nesnel olun, işinize gelen gerçekler kadar gelmeyenleri de görün, yok saymayın ve bırakın yargı (Üstelik AKP hükümetinin denetimi altındaki yargı!) kararını versin. Savcı mısınız yargıç mı? Aydın mısınız yoksa sadece maskesini mi taşıyorsunuz? Kısası; entelektüel misiniz, avantalektüel mi, aptalektüel mi?

 

 

Eksik Sözlük

4/11/2009

Utanmak???  Kulağa hiç yabancı gelmiyor ama...

 

Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşavirliği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başvurusuna rağmen Dursun Çiçek ve gizli ibareli belgelerin imhasına tanık olan beş eri ifadeye göndermiyor...”

 

Kirli Tezgâh'ın ıslak imzalı belgeyle kesinleşmesinin ardından gözler imzanın sahibi Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek'e çevrildi. Orijinal belgenin savcılara ulaşmasının üzerinden 18 gün geçmesine rağmen Çiçek, ifadeye henüz gelmedi.

 

İki kez ifadeye çağrılan Dursun Çiçek gelmeyince, mahkemeden ‘yakalama’ kararı çıkartıldı. Çiçek’e cunta yapılanması ve Ergenekon’la bağlantıları sorulacak...”

 

Mahkemeye zorla getirilecek...Eylem Planı'nın altında ıslak imzası olan Albay Dursun Çiçek ifade vermesi için kendisine tanınan süre içerisinde adliyeye gitmedi.”

 

Cumaya kadar ifadeye gelmezse yakalama emri çıkarılacak.”

 

Yukarıdaki bir kaç başlık ve haberi; demokrasiye ve hukuka sahip çıkmak ve evrensel ahlakın egemen olduğu onurlu bir toplumun inşasına katkıda bulunmak için göğsünü TSK’ya siper eden ve TSK’yı büyük bir başarıyla yerden yere vuran “bir kısım” medyanın son bir kaç günlük sayfalarından derledim.

 

Bütün mesele, oradaki (Genelkurmay karargâhındaki) zanlılar varsa bunların ortaya çıkarılması, hukuka teslim edilmesidir. Burada da yönetici makamında olanların tutuculuk içine girmemesi gerekir. Rahatlıkla gelip, yargıya bunları teslim etmelidir...”

 

Bu çağrı da, partisinin grup toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan...

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri dün “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinde imzası bulunduğu iddia edilen Dursun Çiçek’e tebligat yapılmadığını açıkladı.”

 

Bu haber de bugünkü Hürriyet’ten...

 

En baştaki haberlerde görüldüğü gibi Albay Çiçek’in çağrıldığı halde savcılığa ifade vermeye gelmediği, hakkında yakalama emri çıkarılacağı kesin bir dille ve bu meydan okumanın arkasında TSK’nın bulunduğu açıkça yazılıyor. Üstelik çağrı yapılan personel ifade vermeye geldiği halde.Oysa Albay Çiçek’e tebligat yapılmamış ama ne gam!

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ifadesine gerek duyduğu 8 kişiye tebligatta bulunmuş ve bu 8 kişi de savcılığa gelip ifadelerini vermişler... Çağrılmadığı için Dursun Çiçek gelmemiş... Tayyip Erdoğan diyor ki “Bunları yargıya teslim edin!” Kimleri? Savcılığın dosya ile ilgili olarak çağırdıkları zaten gelmişler... Yargı çağırdığı halde gitmeyen var mı? Yargıdan bir talep olmadığı halde kimi kime teslim edecek de etmiyor TSK?

 

Ve “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri dün “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinde imzası bulunduğu iddia edilen Dursun Çiçek’e tebligat yapılmadığını açıkladı.”

 

Bekleyelim bakalım “Albay Çiçek savcılığa ifade vermeye gelmiyor, TSK göndermiyor...” diye haber yapanlar savcılık açıklamasından sonra başta okurlarından ve sonra da Albay Dursun Çiçek ve TSK’dan yalan haber yaptıkları için özür dileyecekler mi? Erdoğan’ın özür dilemesine elbette ki gerek yok. Çünkü o Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanının da amiri... O şak! Diye emredecek, memuru da tak! diye teslim edecek...mi? Edecek ise kimi?

 

Utanmak??? Kulağa hiç yabancı gelmiyor ama...

 

 


 

 

 

Asıl konuya girmeden önce önyargıları kırmayı deneyerek sayı, oran ve gerekçeleri farklı olmakla birlikte, sivillerin içinde olduğu kadar askerlerin arasında da yönetime ve siyasete müdahale yanlıları bulunmasının doğal olduğunu belirtelim. Bu, müdahaleden yana ya da karşı olma anlamında bir duruş değil bir saptamadır ve amacı da, TSK’ ya her fırsatta saldıranları kınayanları “Postal yalayıcı/darbeci” olarak yaftalayanların, her kınamanın “darbe yanlısı olmak” anlamına gelmeyeceği gerçeğini algılayabilmelerine yardımcı olabilmeyi ummaktır.

 

Bu saptamadan sonra gelelim İMEP (İrticayla Mücadele Eylem Planı) belgesi ve üzerindeki imza olayının, Kürt açılımındaki ilk adımıyla tüm toplumun büyük tepkisini alan AKP için en uygun zamanda gündemin başköşesine oturtulmuş olmasına ve bu olayı demokrasi adına TSK’ ya saldırmak için kullanan malûm demokratlara.

 

Yürürlükteki yasaya (CMK) göre soruşturma aşamasında henüz gizli kalması gereken bir belge ve bilginin manşetlere taşınması hukuksal açıdan suç, adil bir yargılama sonunda suçlu olduğu saptanmamış insanları ve bir kurumu suçlu ilan etmenin insan hakları ihlali ve etik değerler açısından da yanlış olduğu tartışılmaz bir gerçek iken, manşetlerinde ve köşelerinde/ekranlarında bu suçu işleyen, bu ihlali yapanlar bu gerçeği bilmezler mi? Demokrasi üzerine, insan hak ve özgürlükleri üzerine, hukuk üzerine bolca ahkâm kesenlerin bu gerçeği bilmemeleri mümkün mü? Bu durumda hukuku ve yasayı bilerek çiğnedikleri ve suç işledikleri, yargısız infaz ettikleri insanların en temel haklarını bilerek ihlal ettikleri de bir gerçek olarak karşımıza çıkmıyor mu?

 

İMEP belgesinin kim/kimler tarafından hazırlandığı, imzanın gerçek ya da sahte olup olmadığı üzerine hariçten gazel okumanın, yorum yapmanın, kendini hem savcı, hem de yargıç yerine koyarak ve savunma haklarını bile tanımaksızın birilerini suçlu ya da suçsuz ilan etmenin yanlışlığını, 4–4,5 ay önce bu yanlışlığa dikkat çekmiş olan bazı yazarların da bu kere paylaşmış olması, olayın kamuoyunu biçimlendirme açısından ne denli başarıyla kullanıldığına ve bilgilerin medyaya niçin sızdırıldığına, o manşetlerin niçin atıldığına açıklık getirmesi açısından ilginç bir gösterge oldu.

 

Gelelim demokrasi adına “cuntacılara/darbecilere” karşı çıkanların demokratlıklarına. Bu kişiler eğer gerçekten demokrasiden yana ve demokrasiyi içselleştirmiş iseler, hukuksuz demokrasi, hukuktan yoksun demokrasi, hukuku dışlayan demokrasi, hukuku çiğneyen demokrasinin mümkün olamayacağını, adı demokrasi olsa bile hukukun çiğnendiği bir devlet düzeninin “demokratik hukuk devleti” kavramıyla bağdaşmayacağını bilmeleri gerekmez mi? Eğer bilmiyorlarsa, bu nasıl demokratlıktır? Ve eğer biliyorlarsa, askerî darbelere karşı demokrasiye sahip çıkarken onun olmazsa olmazı hukuka da sahip çıkmaları gerekmez mi?

 

“Darbecilere karşı çıkıyoruz!” yaygaraları arasında hukuku çiğneyenleri, insan haklarını ihlal edenleri, insanlara kendilerini savunma olanağı bile tanımadan yargısız infaz yapanları ve en önemlisi sanki düşman bir devletin ordusuymuş gibi TSK’yi yerden yere vurup yıpratanları izledikçe... Nadir Nadi’den esinlenerek “Eğer siz demokrat iseniz, ben demokrat değilim” diyorum...