acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

Bırakın bir ülkenin, bir ulusun geleceğini etkileyecek bir konuyu, tek bir kişinin geleceğine ilişkin olarak bile görüş üretir söz söylerken hak ve hukukun gereken titizlikle gözetilmesi hem zorunlu bir tutum hem de dürüstlük gereğidir. Kaldı ki bu titizliği ve dürüstlüğü göstermeksizin söz söylemek bir yana, üstelik o konuda yarım yamalak bilgi ve kültür donanımıyla yargılara varmak, kişileri ve kurumları sırtında yumurta küfesi olmaksızın mahkûm etmek olsa olsa ya kasıtlı bir davranış ya da hamakattan ötürüdür.

 

Genelde; mahkemece yasaklanmasına karşın medyada inatla Ergenekon olarak söz edilen ve hala süren davaya ve özel olarak da meşhur “Islak imzalı” İrtica ile Mücadele Eylem Planı belgesi olayına ilişkin medyada ve internet üzerinde yapılan değerlendirmelere baktıkça, kim kasıtlıdır kiminki hamakattır anlamak mümkün değil.

 

Demokrasi adına, demokrasiyi korumak ve sahip çıkmak adına ve demokrat oldukları iddiasıyla kişileri ve kurumları yargısız infaza tabi tutanların, bunu yaparken hukuku çiğnemiş ve evrensel ahlakı dışlamış olmayı nasıl içlerine sindirdiklerinin, nasıl olup da hukuk ve ahlaktan yoksun bir demokrasi anlayışları olduğunun yanıtını kendilerinin bile verebileceğini sanmıyorum. O ne yaman çelişkidir ki; demokrasi karşıtı olarak suçladıkları TSK da, sivillerin karaya oturttuğu demokrasiyi yeniden rayına oturtmak iddiasıyla, yani demokrasiyi korumak ve sahip çıkmak adına aynen bu yargısız infazcıların dayandıkları gerekçeyle ve aynen onlar gibi hukuku, ahlakı, vicdanı çiğneyerek yaptı darbelerini.

 

Bir bilgisayara ve internet bağlantısına sahip olup her konuda bilir bilmez yazıp çizenler bir yana, aydın nitelemesini kullanarak toplum önünde söz söyleyenlerin nesnelliği, aklın sorgulamasını ve sadece gerçeği aramayı bir yana bırakıp bir kan davası güdercesine olayları at gözlüğü ile değerlendirmeleri aynı hızla sürmekte. Bu olayda bugüne dek savundukları ve söylediklerinde haklı çıkabilmek için, sırf öyle istedikleri için kanıtların gerçekliğini, düzmece olup olmadığını sorgulamadan, ıslak imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olduğunu kuşkuya yer bırakmadan kanıtlanmış bir gerçek olarak ilan ediyorlar.

 

Adli Tıp Kurumu’nun bu konuya ilişkin ve medyaya yansıdığı kadarıyla “İmzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu kabul edilebilir” şeklindeki raporunu “İmza kesin olarak Dursun Çiçek’e aittir” diye yorumluyor, Adli Tıp Kurumu Başkanı Doç Dr. Haluk İnce’nin “(Rapor hazırlarken) Hastanın yararını düşündüğümüz kadar toplumun bazı kesimlerinin düşüncelerini de düşünmek zorundayız” itirafının rapora düşürdüğü gölge ve şaibeyi görmezden geliyorlar. Hukuka saygı duymadan, evrensel ahlak kurallarına boş verip, insan haklarını sadece kendileri gibi düşünenler için savunup karşıt görüşlüleri ötekileştirerek nasıl demokrat olunuyorsa...

 

İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesinin var olduğu bir gerçek de, hazırlayanın kim/kimler olduğu, imzanın Albay Çiçek’e ait olup olmadığı kuşkuya yer bırakmayan kanıtlarla yargı tarafından kesin olarak saptanmış ve sorumluları mahkûm edilmiş değil. Dürüst olun, nesnel olun, işinize gelen gerçekler kadar gelmeyenleri de görün, yok saymayın ve bırakın yargı (Üstelik AKP hükümetinin denetimi altındaki yargı!) kararını versin. Savcı mısınız yargıç mı? Aydın mısınız yoksa sadece maskesini mi taşıyorsunuz? Kısası; entelektüel misiniz, avantalektüel mi, aptalektüel mi?

 

 

Eksik Sözlük

4/11/2009

Utanmak???  Kulağa hiç yabancı gelmiyor ama...

 

Genelkurmay Başkanlığı Adlî Müşavirliği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başvurusuna rağmen Dursun Çiçek ve gizli ibareli belgelerin imhasına tanık olan beş eri ifadeye göndermiyor...”

 

Kirli Tezgâh'ın ıslak imzalı belgeyle kesinleşmesinin ardından gözler imzanın sahibi Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek'e çevrildi. Orijinal belgenin savcılara ulaşmasının üzerinden 18 gün geçmesine rağmen Çiçek, ifadeye henüz gelmedi.

 

İki kez ifadeye çağrılan Dursun Çiçek gelmeyince, mahkemeden ‘yakalama’ kararı çıkartıldı. Çiçek’e cunta yapılanması ve Ergenekon’la bağlantıları sorulacak...”

 

Mahkemeye zorla getirilecek...Eylem Planı'nın altında ıslak imzası olan Albay Dursun Çiçek ifade vermesi için kendisine tanınan süre içerisinde adliyeye gitmedi.”

 

Cumaya kadar ifadeye gelmezse yakalama emri çıkarılacak.”

 

Yukarıdaki bir kaç başlık ve haberi; demokrasiye ve hukuka sahip çıkmak ve evrensel ahlakın egemen olduğu onurlu bir toplumun inşasına katkıda bulunmak için göğsünü TSK’ya siper eden ve TSK’yı büyük bir başarıyla yerden yere vuran “bir kısım” medyanın son bir kaç günlük sayfalarından derledim.

 

Bütün mesele, oradaki (Genelkurmay karargâhındaki) zanlılar varsa bunların ortaya çıkarılması, hukuka teslim edilmesidir. Burada da yönetici makamında olanların tutuculuk içine girmemesi gerekir. Rahatlıkla gelip, yargıya bunları teslim etmelidir...”

 

Bu çağrı da, partisinin grup toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan...

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri dün “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinde imzası bulunduğu iddia edilen Dursun Çiçek’e tebligat yapılmadığını açıkladı.”

 

Bu haber de bugünkü Hürriyet’ten...

 

En baştaki haberlerde görüldüğü gibi Albay Çiçek’in çağrıldığı halde savcılığa ifade vermeye gelmediği, hakkında yakalama emri çıkarılacağı kesin bir dille ve bu meydan okumanın arkasında TSK’nın bulunduğu açıkça yazılıyor. Üstelik çağrı yapılan personel ifade vermeye geldiği halde.Oysa Albay Çiçek’e tebligat yapılmamış ama ne gam!

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ifadesine gerek duyduğu 8 kişiye tebligatta bulunmuş ve bu 8 kişi de savcılığa gelip ifadelerini vermişler... Çağrılmadığı için Dursun Çiçek gelmemiş... Tayyip Erdoğan diyor ki “Bunları yargıya teslim edin!” Kimleri? Savcılığın dosya ile ilgili olarak çağırdıkları zaten gelmişler... Yargı çağırdığı halde gitmeyen var mı? Yargıdan bir talep olmadığı halde kimi kime teslim edecek de etmiyor TSK?

 

Ve “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri dün “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinde imzası bulunduğu iddia edilen Dursun Çiçek’e tebligat yapılmadığını açıkladı.”

 

Bekleyelim bakalım “Albay Çiçek savcılığa ifade vermeye gelmiyor, TSK göndermiyor...” diye haber yapanlar savcılık açıklamasından sonra başta okurlarından ve sonra da Albay Dursun Çiçek ve TSK’dan yalan haber yaptıkları için özür dileyecekler mi? Erdoğan’ın özür dilemesine elbette ki gerek yok. Çünkü o Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanının da amiri... O şak! Diye emredecek, memuru da tak! diye teslim edecek...mi? Edecek ise kimi?

 

Utanmak??? Kulağa hiç yabancı gelmiyor ama...

 

 


 

 

 

Asıl konuya girmeden önce önyargıları kırmayı deneyerek sayı, oran ve gerekçeleri farklı olmakla birlikte, sivillerin içinde olduğu kadar askerlerin arasında da yönetime ve siyasete müdahale yanlıları bulunmasının doğal olduğunu belirtelim. Bu, müdahaleden yana ya da karşı olma anlamında bir duruş değil bir saptamadır ve amacı da, TSK’ ya her fırsatta saldıranları kınayanları “Postal yalayıcı/darbeci” olarak yaftalayanların, her kınamanın “darbe yanlısı olmak” anlamına gelmeyeceği gerçeğini algılayabilmelerine yardımcı olabilmeyi ummaktır.

 

Bu saptamadan sonra gelelim İMEP (İrticayla Mücadele Eylem Planı) belgesi ve üzerindeki imza olayının, Kürt açılımındaki ilk adımıyla tüm toplumun büyük tepkisini alan AKP için en uygun zamanda gündemin başköşesine oturtulmuş olmasına ve bu olayı demokrasi adına TSK’ ya saldırmak için kullanan malûm demokratlara.

 

Yürürlükteki yasaya (CMK) göre soruşturma aşamasında henüz gizli kalması gereken bir belge ve bilginin manşetlere taşınması hukuksal açıdan suç, adil bir yargılama sonunda suçlu olduğu saptanmamış insanları ve bir kurumu suçlu ilan etmenin insan hakları ihlali ve etik değerler açısından da yanlış olduğu tartışılmaz bir gerçek iken, manşetlerinde ve köşelerinde/ekranlarında bu suçu işleyen, bu ihlali yapanlar bu gerçeği bilmezler mi? Demokrasi üzerine, insan hak ve özgürlükleri üzerine, hukuk üzerine bolca ahkâm kesenlerin bu gerçeği bilmemeleri mümkün mü? Bu durumda hukuku ve yasayı bilerek çiğnedikleri ve suç işledikleri, yargısız infaz ettikleri insanların en temel haklarını bilerek ihlal ettikleri de bir gerçek olarak karşımıza çıkmıyor mu?

 

İMEP belgesinin kim/kimler tarafından hazırlandığı, imzanın gerçek ya da sahte olup olmadığı üzerine hariçten gazel okumanın, yorum yapmanın, kendini hem savcı, hem de yargıç yerine koyarak ve savunma haklarını bile tanımaksızın birilerini suçlu ya da suçsuz ilan etmenin yanlışlığını, 4–4,5 ay önce bu yanlışlığa dikkat çekmiş olan bazı yazarların da bu kere paylaşmış olması, olayın kamuoyunu biçimlendirme açısından ne denli başarıyla kullanıldığına ve bilgilerin medyaya niçin sızdırıldığına, o manşetlerin niçin atıldığına açıklık getirmesi açısından ilginç bir gösterge oldu.

 

Gelelim demokrasi adına “cuntacılara/darbecilere” karşı çıkanların demokratlıklarına. Bu kişiler eğer gerçekten demokrasiden yana ve demokrasiyi içselleştirmiş iseler, hukuksuz demokrasi, hukuktan yoksun demokrasi, hukuku dışlayan demokrasi, hukuku çiğneyen demokrasinin mümkün olamayacağını, adı demokrasi olsa bile hukukun çiğnendiği bir devlet düzeninin “demokratik hukuk devleti” kavramıyla bağdaşmayacağını bilmeleri gerekmez mi? Eğer bilmiyorlarsa, bu nasıl demokratlıktır? Ve eğer biliyorlarsa, askerî darbelere karşı demokrasiye sahip çıkarken onun olmazsa olmazı hukuka da sahip çıkmaları gerekmez mi?

 

“Darbecilere karşı çıkıyoruz!” yaygaraları arasında hukuku çiğneyenleri, insan haklarını ihlal edenleri, insanlara kendilerini savunma olanağı bile tanımadan yargısız infaz yapanları ve en önemlisi sanki düşman bir devletin ordusuymuş gibi TSK’yi yerden yere vurup yıpratanları izledikçe... Nadir Nadi’den esinlenerek “Eğer siz demokrat iseniz, ben demokrat değilim” diyorum...

 



Oyun apaçık ortada oynanıyor, herkesin gözü önünde ama sadece ahmaklar alkışlıyor...

 

Şurası çok kesin: Hiçbir ülke bu tehditlere, bu sorunlara tek başına karşı koyamaz... Önümüzdeki Ağustos sonundan itibaren... Irak, Türkiye ve Irak’ın bütün komşularıyla, farklılıkları uzlaştıran ve ortak güvenliğimizi geliştiren yeni bir diyalog oluşturmak üzere birlikte çalışacağız... Başkan ve bir NATO müttefiki olarak, PKK veya başka herhangi bir terörist faaliyete karşı desteğimizi arkanızda bulacağınıza söz veriyorum. Bu çabalar, Türkiye, Irak hükümeti ve Iraklı Kürt liderler arasında işbirliği bağları oluşturma çabalarının devamıyla ve sizin Türkiye’deki Kürt nüfusu için eğitim, fırsat ve demokrasiyi geliştirme yönündeki kesintisiz çabalarınızla güçlenecektir.

 

ABD Başkanı Obama 6 Nisan 2009’da TBMM’deki konuşmasında oynanacak oyunun haberini ve talimatını bu sözlerle vermişti ve gerçekten de onun dediği gibi 2009 Ağustos’unda “Kürt Açılımı” oyununun ilk perdesi Recep Tayyip tarafından açıldı. Gerçi sonradan oyunun adı bir kaç kez görülen lüzum üzerine değiştirildi ama adı değiştirilse de oyun aynı oyundu. Yani ABD tarafından yazılan bir senaryoya bağlı olarak herkesin kendine biçilen rolü oynadığı, ama sadece ahmakların AKP’nin büyük başarısı olarak alkışladığı bir oyun.

 

Siyasal partiler, siyasal bilimciler ve medya tarafından başından beri sorulan “Açılımın ne olduğu, neler içerdiği” sorusunun Gül-Erdoğan-AKP tarafından niçin yanıtlanmadığı/yanıtlanamadığı “Habur Zafer Bayramı” törenlerinden sonra belli oldu. Açılım denilen süreçte hukuk’un hiçe sayılacağını,  teröristleri yasaya rağmen tutuklamama sorumluluğunun hukukun sırtına yıkılacağını, teröristlerin ayağına gönderilen taşımalı çadır mahkemelerinde “Liderimiz Sayın Apo’nun talimatıyla geldik, pişman değiliz” diyen teröristlerin “Pişman olma ihtimalleri var” denilerek serbest bırakılacağını... Açılımın içeriği olarak açıklayabilselerdi eğer, oyun daha başlamadan bitmez miydi? O zaman “Ne olur deliğe süpürmeyip kullanın” diye yeniden yalvarmak zorunda kalınmaz mıydı?

 

Ortada oynanan bu oyunun ABD’nin talimatları çerçevesinde oynandığı, yaşanan kapkara mizah ve saçmalıkların AKP-PKK-DTP işbirliği ve Recep-Apo eşgüdümünde gerçekleştirildiği sadece ahmaklarca fark edilmeyip çılgınca alkışlanmakta. Kimdir teröristleri Habur’a gönderen? Apo ve PKK. Kimdir çadır mahkemesini Habur’a gönderen? AKP hükümeti. Kimdir orada yaşanan ve Erdoğan’ı sürece bir süre ara vermek zorunda bıraktıran rezilliklerin sorumlusu? Ahmaklara göre bu rezilliğin sorumlusu yok, demokrasi kahramanı bir mimarı var: Recep Tayyip! Açılımcı avantalektüellerden hiç kimse şimdi sormuyor açılım sürecini durduran Erdoğan’a “Niye durdurdun süreci? Sen anaların gözyaşlarının dinmesine karşı mısın?”

 

Avrupa’dan gelecek PKK’lı grubun gelişini kim erteledi? Gelmesine kimler karar verdiyse onlar. Yani “Erdoğan-Apo ve AKP-PKK-DTP” koalisyonu. PKK’lıların lideri, sözüne ve buyruklarına boyun eğdikleri Apo mudur, Tayyip Erdoğan mı? Öyleyse nasıl oluyor da “Avrupa’dan gelecek PKK’lı grubun gelişi ertelendi” açıklamasını Apo ya da DTP değil de Erdoğan yapıyor? PKK’lı grup Erdoğan “Gel” diye buyurunca mı gelip, “Git” diye buyurunca gider, yoksa liderleri Apo buyurunca mı? Nasıl oluyor da PKK’lıların gelişini Erdoğan erteleyebiliyor?

 

Oyun apaçık ortada oynanıyor, herkesin gözü önünde ama sadece ahmaklar alkışlıyor...

 


 


Kelepçe...

15/10/2009

Gazetelerde iki haber...

 

Birincisi; devletin trilyonunu hortumlamak yerine cezaevinde kansere yakalandığı için affı şahaneden yararlanamayan, duyarlı toplumsal kesimlerin çığlıklarına kulak tıkanarak daha sağlıklı bir tedaviden yararlanabilmesine engel olunan Güler Zere, üçüncü kez ameliyat olduktan sonra yattığı yoğun bakım ünitesinde kaçmaması için ayaklarından yatağa kelepçelenmiş... Yoğun bakımdaki ağır hastanın “Hadi kalk git!” deseler bile –değil kaçacak- yürüyecek gücü varmış gibi. Kelepçe... Kelepçe... Kiminin ayaklarına vurulur, kiminin aklına.

 

İkinci haber; hakkında saymakla bitmeyecek suçlamalar olan Cem Uzan yurt dışına kaçmış, Fransa’dan sığınma hakkı istemiş. Kaçar tabii, ister tabii, turp gibi adam. Ne kanser hastası ne de ayaklarından kelepçeli kaçmasın diye... Kaçtı, kapağı Fransa’ya attı ya, İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi şimdi hakkında yakalama kararı çıkarmış. Harika bir zamanlama!

 

Gazetelerde iki haber. Yürümeğe mecali olmayan Güler Zere yoğun bakımda ayaklarından kelepçelenmiş... ÇUKUROVA Elektrik’in içini boşaltmak, Telsim’de gizli sermaye artırımları ile Motorola ve Nokia’yı dolandırmak, İmar Bankası ve Adabank’ın onbinlerce mudisini 7,5 milyar lira dolandırmak dâhil, haklarında birçok dava olan Uzan ailesinden Cem Uzan, şişesi 2 bin 500 dolar olan Petrus şaraplarını dostlarıyla veda partisinde tüketerek Fransa’ya kaçmış.

 

Kelepçe... Kiminin ayaklarına vurulur, kiminin aklına ve kimlerinin de onuruna.

 

 


Türkünün aslı “Entarisi ala benziyor” ama bu türkü başka türkü! Tayyip Erdoğan bunu “Aydın Doğan Al Capone’a benziyor!” diye söylemiş Wall Street Journal’deki söyleşide. Ve bu benzetmede bir hikmet arayıp da bulamayanların aklı şaşmakta. Şaşar tabii! Al Capone bir suç örgütü lideri gangster, Aydın Doğan bir iş adamı ve medya patronu... Al Capone yoksul bir aileden gelip bisiklet çalarak iş yaşamına(!) atılıyor, Aydın Doğan’ın ailesi ise bölgenin en köklü ailelerinden... Al Capone vergi kaçırmaktan hapse girmiş, Aydın Doğan ülkesinin vergi rekortmeni ve hakkındaki vergi kaçırma cezasının siyasal olduğu genel kanı. Gerçi bir benzerlik var, var ama...

 

Örneğin; Al Capone yoksul bir aileden gelip ülkenin en zenginlerinden olmuş, yırtık pabuçla gezen Recep Tayyip Erdoğan da öyle... Al Capone bir suç örgütünün lideri, Recep Tayyip de Anayasa Mahkemesince suçu sabit bir parti örgütünün lideri... Al Capone işlediği suçlardan ve bir cürüm örgütü oluşturmaktan ötürü bir türlü yakalanamamış, Recep Tayyip de hakkındaki “kalpazanlık, sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçundan dokunulmazlığı nedeniyle yargılanamıyor...

 

Al Capone maddi gücü sayesinde siyasetçiler ve polis örgütü içindeki adamlarını kullanarak rakiplerini ortadan kaldırmış, Recep Tayyip’in de muhaliflerini susturmak üzere gazetecileri, profesörleri, aydınları ucu açık bir dava ile derdest eden adamları, kamuoyu oluşturmada destek güç olarak yandaş medyada ve hatta Doğan Grubu içinde konuşlanmış köşe yazarları var...

 

Bir benzerlik daha var ki, benzeyen kişiler değil yöntem. Al Capone’u işlediği suçlardan cezalandıramayacağını anlayan devlet onu yok etmek için vergi memurlarını görevlendirmiş, Aydın Doğan’ı iktidar olanaklarını kullanarak ve açıkça yaptığı “Gazetelerini boykot edin” çağrılarıyla sarssa da yıkamayacağını ve Doğan medya grubunu yandaşlarına peşkeş çekemeyeceğini gören Recep Tayyip de vergi memurlarıyla aynı yöntemi denemekte... Ha, bir de bu yöntemi Al Capone’a uygulayan ABD, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Stratejik şeysi!”

 

Evet, bir benzerlik var olmasına var da, Al Capone’a benzeyen Aydın Doğan değil de El Tayyip’miş gibime geliyor. Bilmem yanılıyor muyum?

 

 



 

Çankaya’daki AKP’linin “Tarihi fırsat!” diyerek müjdelediği açılımın ne menem bir şey olduğu hala tartışıladursun, açılım sürecinde yaşananlar “açılım” derken yüzyıllardır birlikte yaşayan Türk ve Kürtlerin “arasının açılmasının” kastedildiğini kanıtladı ele güne. Bugüne dek birbirlerinin etnik kökeninin ne olduğunu merak bile etmeksizin evlenen, komşu, iş ortağı, satıcı, müşteri, arkadaş, sırdaş olan, aynı derneklerde, aynı sendikalarda, aynı takımın tribünlerinde buluşup, birbirinin düğünlerinde halay çekip, aynı camilerde namaz kılıp aynı meyhanelerde dertleşen, coşan insanlar “açılım” gündeme getirildi getirileli birbirine diş biler oldu, araları “açıldıkça açıldı”...

 

 

Bu açılım tuzağına düşen Türkler ve Kürtler birbirlerini suçlamaya, Çanakkale’de kimlerin şehit olduğunu doksan yıl sonra araştırmaya, kimlerin öbürünün sırtından çoluk çocuğuyla asalak geçindiğini kanıtlamaya, birbirlerinden alışveriş etmemeye, stat tribünlerinde etnik savaş provası yapmaya başladılar. Böylece AKP’nin tüm ısrarlara karşın açılımın içeriğini niçin açıklayamadığı da anlaşılmış oldu. Bu arada, “Tarihî fırsatın” aslında “Tarihî bir tehdit” olduğu ve fikir babasının kim olduğu da ayan beyan belli oluverdi!

 

Ortada fol yok yumurta yok iken “Tarihi fırsat” diyerek açılımın düğmesine basan Çankaya’daki AKP’li, Meclisin açılışında yaptığı konuşmada “Eğer biz bu açılımı kendi irademizle yapmazsak, başka güçler yapar, bu meseleyi çözer” diyerek “Başka güçler” adına “Milli iradeye” gözdağı verdi! Ve böylece anlaşıldı ki; Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüce makamında; “Kendi sorunlarımızı biz kendimiz çözeriz, süper güç bile olsa başkalarının iç işlerimize karışmasına izin vermeyiz, biz Irak değiliz” diyerek onurlu duruş sergileyen bir devlet adamı değil, “Başka güçler” adına Türk ulusuna aba altından sopa gösteren bir AKP’linin oturduğu da anlama özürlüler dışındakilerce kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anlaşılmış oldu.

 



Özetin kısası, açılımın açılımı budur!

 

 


Bugün “Dünya Çocuk Günü”... Bugün, çocukların bakım ve korunmasının anlam ve önemini toplumlara anımsatma günü... Her yıl olduğu gibi bu yıl da Çocuk Hakları Bildirisinin kapsadığı maddeler yinelenecek, yazılacak, çizilecek, çocuklara sevgi ve barış şiirleri adanarak toplumun geleceği ve yarının büyükleri olduklarına ilişkin nutuklar atılacak, meraklısı dinleyecek, bir kulaktan girip öbüründen çıkacak... Ve yaşam büyükler için olduğu gibi çocuklar için de her günkü gibi sürecek...

 

Çocuklar yine ailenin ve toplumun şiddetine kurban olacaklar, çocuklar yine yokluk içinde ekmek ve eğitimden yoksun kalacaklar, çocuklar yine cılız bedenleriyle ellerinde ağırlıklarınca çekiç ucuz işçiliği sürdürecekler, çocuklar yine ağır yaşam koşullarından kurtuluş varmışçasına evden kaçacaklar, çocuklar yine yedisinden yetmişine amcaların tecavüzüne uğrayacaklar, çocuklar yine kışkırtmaya gelip polise taş attıkları için parmaklıklar ardında terörist muamelesi görecekler, çocuklar yine dağ başlarında bin parça olacaklar ve büyükler yine çocuklar ve onların acıklı ölümleri üzerinden siyasal kavgalarını ve bu kavgada üzerlerine düşen görevleri sürdürecekler...

 

Bir kaç gün önce bir dağ başında ne olduğu henüz kesinleşmemiş bir patlayıcı ya da mermi ile parça parça olan 12 yaşındaki Ceylan’ın ölümünü TSK’ne yeni bir saldırı kampanyası için bahane etmek gibi... Onu kimin hangi mermiyle paramparça ettiğine Ankara’da, İstanbul’da oturduğu köşe koltuğunda karar vererek bir yargısız infaza daha imza atmak gibi... Bu vahşetin gerçek faili askerse asker, sivilse sivil, teröristse terörist hangisi olursa olsun sağlıklı bir soruşturma ile ortaya çıkarılıp gereken cezaya çarptırılmasını savunmak yerine bu ölümü bir savaş malzemesi olarak kullanıp, Ceylan’ın dramında tüm çocuklara karşı yapılan saygısızlık gibi...

 

Mümkün olabilse de sorabilsek Ceylan’a onu kimin öldürdüğü mü önemli, kim tarafından olursa olsun öldürülmüş olması mı? Öldürenin kimliği ve sıfatı fark eder mi Ceylan için? Asker olması, sivil olması, PKK’lı olması fark eder mi sahiden? Ölümüne ilişkin faturanın gerçek katile/katillere mi çıkarılmasını ister Ceylan yoksa sizin yeminli düşmanınıza çıkarılmasını mı? Çocuk Hakları Bildirisi’nin bir maddesi diyor ki “Çocuk; ırk, din ya da insanlar arasında ayrılık yaratan durumların gerektirdiği ilişki ve davranışlardan korunmalıdır.” Kim korumadı Ceylan’ı ve bundan sonra kim koruyacak Ceylan’ları?

 

On iki yaşında bir Ceylan’ı koruyamadığımız bir yana, utanmaz bir tavırla ölüsünden siyasal rant peşindeyiz bir de. Koruyamadık, koruyamadık da hiç olmazsa öldükten sonra toplumsal sorumluluğumuzun gereğini yerine getirelim ve gerçek katilin/katillerin bulunması konusunda görevlerini savsaklayıp aynı vurdumduymazlığı sürdüren görevlilerden bunun hesabının sorulmasını sağlayalım ki vicdanı olanlar biraz da olsa teselli bulsun.

 



İçindeki çocuğu yaşatanların Dünya Çocuk Günü’nü kutluyorum...