acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

 

Kemal Öncü

Bugün, kıvrak zekası ile kendine ilişkin fıkralar üreten Karadeniz insanlarından en ünlüsünü, Temel’i konuk ediyorum sayfama…Gülmekten yaşaracak gözlerinizi silmek için kağıt mendil yetmez, bir kağıt havlu rulosunu hazır edin ve “başlat” düğmesine basınız…

 

 

 

 

Kaf dağının ardındaki Prenses, Pinokyonun Define Adasından getirdiği sandığı aralayarak içindekilerin arasından bugüne dek hiçbir insanoğlunun görmediği demokrasiyi aldı yavaşça kucağına ve üzerindeki tozları sildi zarar vermemeye özen göstererek. Ne zamandır bekliyordu ki dürüst, onurlu ve yiğit bir Keloğlan, bin bir engel ve badireyi yaşayarak gelecek “Devleri ve cadıları öldürdüm, bu demokrasi insanlara layık” diyerek alıp heybesine koyacak ve Prensesi de aldığında atının terkisine,  prenses ulusal irade oluverecek birden…

 

 

 

 

 

Prenses kucağında demokrasi uzaklara baktı bir süre, ne gelen vardı ne de giden. Zaten uzun zamandır hiç kimseyi görmüyordu ve son gördüğü, çiçeğinin gezegenine dönmek için yılanla buluşacağı kayanın dibine giderken yolu Kaf dağının ardına düşen Küçük Prens’ti. Sevinçle sandığı açmıştı Prenses demokrasiyi vermek için. “Büyükler demokrasiden anlamaz” dedi Küçük Prens. “Eğer bunu onlara verirsen, kıymetini bilmezler.”

 

 

 

 

Ama niye?” diye sordu Prenses. “Çünkü” dedi Küçük Prens “Dünyadaki insanlar, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar.” Uzun bir sessizlik oldu. Neden sonra Prenses “Ama… ama bu demokrasi, buna ihtiyaçları var” dedi. “Hepsinin değil” dedi Küçük Prens. “Demokrasinin ne olduğunu ihtiyacı olanlar değil olmayanlar biliyor ve bu yüzden ihtiyacı olanlara demokrasi diye sahtelerini sunuyorlar.” Prenses şaşkın ve inanmaz gözlerle sordu: “Kim onlar?” “Kara Korsan, Mavi Sakal, Kırk Haramiler ve Pinokyolar” diye yanıtladı Küçük Prens.

 

 

 

 

 

Ortaya bir sandık koyuyor, seçim yapıyor, buna demokrasi diyorlar ve eğitimsiz yığınlar da buna inanıyor. Parası olanlar ve onlara hizmet edenler milletvekili seçiliyor, eğitimsiz yoksulları kendilerinin temsil ettiğine inandıran Pinokyoları var. Kandırarak aldıkları oylara ‘milli irade’ ve böylece elde ettikleri güce de ‘Ulusal Egemenlik” diyorlar.” Prenses duyduklarına inanamamış, sandıktan çıkardığı demokrasiye sarılarak “Ama olmaz ki, ama olmaz ki” demiş ve susmuştu. “Onun yeri bu sandık” dedi Küçük Prens ve yılanı bekletmemek için Prensesle vedalaştı.

 

 

 

 

O günden beri Keloğlanı bekliyordu Prenses. Cadıları, devleri devirerek gelsin ve demokrasiyi alarak insanlara taşısın diye. O demokrasi için Kaf Dağına ulaşamadan nice Keloğlan ölmüştü ve ölmekteydi ve ölecekti bilmiyordu. Çünkü eğitimsiz yoksullar Keloğlana değil Pinokyolara inanmaktaydılar ve kandırılmış olsalar da onlar milli iradeydi. “Pekiyi” dedi Prenses “Hem egemen hem yoksul nasıl oluyoruz diye sormak gelmiyor mu akıllarına?” Sorusu yanıtsız kaldı, çünkü Küçük Prens çoktan gitmişti.

 

 

 

 

 

 

Sandığı tekrar açtı ve demokrasiye baktı uzun uzun. Demokrasiyi sarıp sarmalayan ipek örtünün üzerinde “Akıl ve Bilim” yazıyordu. Milyonlarca insandan bir teki bile hiçbir etki altında kalmaksızın özgür iradesiyle ve aklını kullanarak geleceğine karar verme olanağına kavuşmadıkça Keloğlanın gelmeyeceği gerçeğini bir kez daha anladı. Şatosunun avlusuna çıktı, kuyunun yanındaki masanın üzerinde duran tasın içinde dünyada olup bitenleri gösteren durgun ve sihirli suya baktı. Dünyada, ülkelerden birinde “Parasal Egemenlik ve Geyik Bayramı” kutlanmaktaydı. Keloğlanı aradı gözleri, Pinokyolar o kadar çoktu ki… göremedi.

 

 

Bağlantıyı gönderen sevgili Erkin Gözütok'a teşekkürler...

 

http://fc01.deviantart.com/fs13/f/2007/070/5/c/Tayyip__in_icine_X_ray__le_bak_by_B4Ds3ct0R.swf

Kim Ne Demiş...

13/2/2007

 

 

"bana,sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz ".
çoban sülü

"iyi huylu tarikatlar da vardır".
karaoğlan ecevit

"ne mozayiği ulan ! " .
alpaslan türkeş

"seçimden başarıyla çıktık "
deniz baykal

"ne yapayım ben öyle aydını ? " ,
"asmayalım da besleyelim mi ? ".
kenan evren

"kubbeler miğferimiz,minareler süngümüz."
tayyip erdoğan

"sizi gidi batı kulüpçüler sizi ! ".
necmüddin hoca

"bir kere delmeyle bi şeycik olmaz "
turgut özal

"acımadı ki,acımadı ki.." .
yüksel endeğer

"kenarsız baklava olmaz " .
seyidoğlu

"yahu,hırsızın hiç mi suçu yok ? " .
nasrettin hoca


"bozacının şahidi şıracı " .
dondurmacı

"ele verir talkını,kendi yutar salkımı "
atalarsözü

"hani bana,hani bana .."
serçe parmak

 

 

“Hafta sonu Aysel’i istemeye gelecekler” diye müjdeleyen karıma büyük bir heyecanla sordum:

— Ana sıcak ne yapacaksın?

Başka zaman olsa bu sorumu bana yedirecek olan sevgili karım, kızına kısmet çıkmış bir ananın hoşgörüsüyle tatlı tatlı azarladı beni:

— Aşk olsun Necati, kız istemeye gelecekler diyorum ayol, sarhoş arkadaşların ziftlenmeye gelecek demedim. Kızımızı istemeye geliyorlar huuu!

—Kalbimi kırıyorsun ama karıcığım. Bir kere benim arkadaşlarım sarhoş değil, içince birazcık mayhoş oluyorlar o kadar. Ayrıca ziftlendikleri de ne? Sofraya ne koyarsan onu rakıya katık ediyorlar hepsi bu.

Aslında karımın sabrını zorlamamak lazım biliyorum, biliyorum ama bazen böyle boş bulunuyorum.

— Necati tepemin tasını attırma benim. Evlendik evleneli bir gün yüzü görmedim. Kızıma kısmet çıkmış, kırk yılda bir yüzüm gülmüş onu da çok görme! Ayol Aysel’i istemeye geliyorlar içmeye değil. İnsan bir sorar “Kimlermiş, ne iş yaparlarmış, memleket nereymiş” falan…

— Kimlermiş karıcığım? Ne iş yapıyorlarmış, nereliymişler?

— Vallahi ben de bilmiyorum. Gelince tanıyacağız inşallah. Bizim Naciy’anımla haber göndermişler ”Kızları müsaitse istemeye geleceğiz” diye.

 

 

— Madem sen de tanımıyorsun, o zaman ne diye kızıyorsun sakinem benim?  Tanımadık adama kız mı verilir? Şimdi söyle bakalım ana sıcak ne yaparsın…

-Necati!!!

— Yahu senin de öfken burnunda. Ne dedim ki ben? Kuracağız bir rakı sofrası, öğreneceğiz kimmişler neciymişler… Ne demişler, bir insanı tanımak için ya onunla rakı içeceksin ya da uzun yola çıkacaksın.

— Her içmene bir bahane uydurmakta üstüne yoktur zaten. Ayol daha ilk kez tanışıyoruz, kız kahve pişirip dökmeden getirecek mi diye beklerken "hadi buyurun rakı sofrasına!”…Hem belki içki içmiyorlar?

— Daha iyi ya işte, öğrenmiş oluruz. İçki içmeyen adama verecek kızım yok benim! Yazık eder miyim kızıma. Bu yaşa getirene kadar ona öğrettiklerim boşa mı gidecek? Meze konusunda değme ustalar eline su dökemez. Onun hazırladığı rakı sofrasının kıymetini ben bilirim. Kolay mı? On dört yaşında başladım meze yapmasını öğretmeye, şimdi otuz ikisinde olduğuna göre… Demek ki on sekiz senedir meze ustası benim kızım. Ne sarhoşlar istedi de vermedim. İçmeyen adamla evlensin de bütün bu öğrendikleri, bütün mahareti boşa mı gitsin, yazık değil mi? Hem kocası içmezse Aysel’in içmesine de karışır!

— Yani Necati ne şom ağızlısın! Nereden biliyorsun oğlanın rakı içmediğini?  Hem “rakı içmiyor” diye damat geri çevrilir mi? Kız senin yüzünden otuz ikisine geldi hala koca bekliyor. Yazık değil mi gül gibi yavruma. Kocası içmezse içmeyiversin, tek kusuru bu olsun.

— Hayır efendim. Bir adamda içmemek tek kusur değildir, bir sürü kusurun en büyüğüdür. Kurarız rakı sofrasını, içmiyorsa da öğretirim ben ona içmesini. Yok, illâ da ben içmem diye diretirse, yallah başka kapıya. Yok, içer de muhabbete katılırsa, sofradan kalkmadan ben sana söylerim nasıl biri olduğunu. Ana sıcak ne yapacaksın?

— Pes vallahi, illâ kurduracaksın rakı sofrasını. Rakıyı ilk günden burunlarına dayayınca “Aman kalsın” diyerek ya vazgeçerlerse Aysel’i istemekten? Yine mani olacaksın kızın kısmetine.

— Canım biz de burunlarına dayamaz teklif ederiz sadece. İçtiler içtiler, ne alâ. Yok, baktık mırın kırın ediyorlar, Aysel’e bırakırız kararı. İster köpüklü köpüklü pişirir kahveyi, hanım hanımcık ikram eder, isterse içine tuz atıp bir de üstlerine döker. Benim güvenim tamdır kızıma, n’apçak rakı içmeyen herifi!

— Eh madem öyle, Aysel mezelere başlasın bari. Sen Osman’a tembihle de iyisinden biraz işkembe ayırsın. Ayıltmadan göndermeyelim damadı. Ben de şöyle bol acılı bir saç kavurma yaparım. Zaten hayırlısıysa olsun.

— Vay be! Demek kızıma kısmet çıktı. Ben bu akşam bunu kutlarım arkadaş. Aysel! Gel yavrum. Hadi hazırla o gül elcağızlarınla babanın çilingir sofrasını, sofraların kralına layık kızım benim…

 

 

Akşamüstü iş çıkışı Osman’a rastladığımda karikatürlerdeki boğalar gibi burnundan soluyordu, ben de öyle! Üstelik ben ondan farklı olarak yıllarca içtiğim sigaranın ciğerimde bıraktığı izler hatırına bir de ağzımdan soluyorum. Yani o akşamüstü her şey normaldi ama ben yine de sormadan edemedim:
-  " Hayrola Osmancığım... Yine burnundan soluyorsun? "
-  " Bırak Allah’ını seversen! " diyerek ‘Boşveeer’ anlamında elini salladı Osman. Ama ben bırakır mıyım? Önce usulen bir ‘N’aber?’ diyeceğim ki oltaya gelsin, sonra içimi dökeyim hazır yakalamışken.
-  " Boş ver olur mu? Gel bir yerde oturup bir şeyler içelim. Hem derdini anlatır rahatlarsın..."
-  " Hah, kaldır ayağını! " diye ünledi Osman. Elimde olmaksızın zıpladım.
-  " Niye, ne oldu ki, boka mı bastım?"
-  " Yok yahu, sen bir yerde oturup bir şeyler içelim demedin mi?"
-  " Evet "
-  " Ben de deminden beri oturup iki kadeh rakı içecek bir yer arıyorum... Arıyorum da koyduysan bul. Hangi meyhaneye gitsem kapısında bir yazı: “Ramazan dolayısıyla kapalıyız”... Olur mu abi. Eziyet, baskı, işkence değil de ne bu!"
-  
" Dur yahu... Celâllenme hemen. Gel birlikte arayalım, elbet buluruz helâl süt emmiş
bir meyhaneci."


Birlikte cadde sokak dolaşmaya başladık Osman’la. Gerçekten de meyhaneler kapalı. Kimi de "Tadilat nedeniyle bayrama kadar kapalıyız" yazmış camına. Ben buna hep şaşmışımdır. Bizim memlekette bir musluk contasının bile ne kadar sürede değiştirileceği hiç bir zaman belli değilken, koca koca dükkânların, kamu kuruluşlarındaki yemekhanelerin tadilât işinin tam da ramazan sonunda biteceği nasıl bilinir de ilan edilir hayret. Tabii bir hayretim de o yemekhanelerin, yani kamu kuruluşlarında personelin yemek yediği yemekhanelerin onarım işlerinin, ama hepsinin ve her sene hep de ramazan ayına denk düşmesi...

 

Tam pes etmek üzereydik ki, kör bir sokakta bir meyhane daha... Ve camında bir yazı: “Ramazanda meyhanemiz nöbetçidir.” Çölde vaha bulmuş gibi daldık içeriye. Boş masa yok! Her yer kapalı ya, herkes buraya doluşmuş. Neyse ki meyhaneci küçük bir sehpa ile iki tabure ayarladı bize kapı dibine. Sehpanın üzeri küçücük... Şişeydi, kadehti derken üç mezeyi zor sığdırdık.

 


-  " Anlat bakalım" dedim "Bu ne hâl?".
-  " Görmüyor musun abi?" dedi Osman ve rakısından uzunca bir fırt çekti uzun yola çıkıyormuş da benzin alıyormuş gibi..." Benim iki kadeh rakı içme hakkımı resmen gasp ediyorlar...   Yahu kardeşim tutun orucunuzu, açın iftarınızı Allah kabul etsin ama bırakın da nasıl yaşayacağıma kendim karar vereyim, rakımı ne zaman, nerede, kaç kadeh içeceğime kendim karar vereyim. Ramazan geldi miydi cascavlak kalıyoruz ortada. Hani benim özgürlüğüm? Hani benim herkesin inancına saygı duyarak, kimsenin orucuna iftarına karışmadan kendi tercihlerimi yaşama özgürlüğüm? Kendinize gelince yeri göğü yıkıyorsunuz inanç özgürlüğü diye..."

Hem bir soluk hem de rakısından bir yudum almak için duraklayınca fırsat bu fırsattır diyerek konuyu değiştirmek istedim.

-  Osman… 

Ne mümkün! Beni duymamışçasına kaldığı yerden makineli tüfek gibi devam etti Osman.

-  Ulan Avrupa Birliği kriterleri diye her bir boku şart koşuyorsunuz, kendinizde bile olmayan özgürlükler icat ediyorsunuz, raporlar hazırlıyorsunuz da, ben insan değil miyim ulan, benden niye hiç bahsetmiyorsunuz raporlarınızda! Tabii, herifler rakının keyfini bilmiyorlar ki… Meyhanede karşımda iki tek rakı atmamışlar ki Kretchmer’di, Olli Rehn’di sallandıracaksın birkaç tanesini…

-  " Oğlum sen manyak mısın, yoksa rakının yanına beni meze mi yapıyorsun! ‘Osman’ın ramazanda içki içmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır’ diye rapor mu olur? Osman beyimizin ramazanda içki içmesi sorun oluyormuş! Sen dua et dayak yemiyorsun. Her sene ramazan geldiğinde kantinde çay, yolda sigara, evinde içki içti diye dövülen, bıçaklanan hatta öldürülenleri izlemiyor musun?"
-  " Daha iyi ya işte... Oruç tutmuyor diye insanların yaşama hakkı elinden alınıyor, oruç tutalım diye baskı uygulanıyor,  ama hiç bir raporda, hiç bir kriterde bunu dile getiren yok! "

 

Baktım, Osman’ın çivisi çıkmış. Allem edip kalem edip konuyu değiştirmek lazım.
-  " Desene seninle işimiz var. Daha içmeden başladın saçmalamaya…"
-  " Kalbimi kırıyorsun ama abi... Niye öyle diyorsun? Hayatta başka keyfim mi var benim? Onu da yılda değil bir ay, bir gün bile olsa elimden almaya kimin ne hakkı var? "  

-  " Yahu sus! Hep sen mi konuşacaksın? Bizim derdimiz yok mu? Benim içtiğim rakı boşa gidiyor ulan! "
-  " Affedersin abim benim, o nasıl söz. Anlat abi, dök içini..."
-  " Akıl mı bıraktın Osman, karıştırdın kafamı. Derdim neyim unuttum. Rapormuş kritermiş her şey birbirine girdi. Nereden çıktı şimdi AB raporları kriterleri... İki kadeh içelim diye geldik iki dakikada dağıttın ulan masayı."
Sesini çıkarmadı Osman," İçelim abi..." dedi, sustu.

 

 

 

 

 

 

 

 

— “Buyurun, ne alırsınız?” diye soran garsonu yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, tepeden tırnağa süzdükten sonra yavaş yavaş konuşmaya başladı Rıfkı:
- “Bizim ne alıp ne almayacağımız senin umurunda değil aslında. Aramızda bir alış-veriş ilişkisi var ve bu ilişkide ben müşteriyim, sen de patron adına garsonsun. Dolayısıyla, bizim ne alıp ne içeceğimiz gerçekten de umurunuzda değil. Siz, daha doğrusu patronun, bizim içeceğimizden ne kazanacak onun peşinde. Sen onun adına bunun izini sürüyorsun. Ben şimdi şunu ya da bunu demişim, sizin için hiç fark etmiyor. Öyleyse, ne alırsınız sorusunun sizin açınızdan almak istediğimizle hiç bir ilgisi yok...”
Salak garson tabii anlamadı ve bön bön bakarken ben:
- “Bize iki duble rakı getir, hadi bakayım koçum” diyerek olaya girdim.
Garson hala şoklarda, uykudan henüz kalkmış gibi sendeleyerek uzaklaşırken, yarı hayret yarı fırça Rıfkı’ya döndüm:
- “Yani helal olsun hiç değişmemişsin!”
-  “Değişmeyen tek şey değişimdir” diyerek sözümü kesti Rıfkı. “Ne demiş Heraklit? Aynı suda ikinci kez yıkanamazsınız. Öyleyse benim aynı kalmam da mümkün değil. Bendeki değişimi fark edememek senin yanılgını oluşturuyor.”
-  “Yahu, gözünü seveyim yapma Rıfkı” dedim. Ben seni bildim bileli konuşur ama hiç bir şey söylemezsin. Bugün de aynı şeyi yaptın. Şaşırıp kaldı zavallı garson. ‘Ne alırsınız’ diye sordu ama senin yanıtından hiçbir şey anlamadı.”
-  “Anlamadıysa bu onun sorunu.”
-  “Ulan çıldırtma insanı, bir şey içecek olan sensin! Söyledin mi ne içeceğini çocuğa?”
-  “Söylemek her zaman istemek anlamına gelmez. Bir garson bunu bilmiyorsa,işlevini sorgulamalı.”
Tam burada Rıfkı’nın boğazına sarılacaktım ki, rakılarımız geldi. Garson, ne yaptığını bilmez bir halde bardakları bırakıp sıvıştı gitti.

 

 

 

Rıfkı’yla yedek subay okulunda tanışmıştım. onun da Kadıköylü oluşu, hemşeri ayaklarında dost olmamızı sağladı... da olduğuma olacağıma sonradan pişman oldum dersem yalan olmaz.
-  “Rıfkı, tertip, hemşerim... Gözünü seveyim germe beni. Geldiğime pişman etme. Söyle bakalım, niçin buluşmak istedin benimle? Yine sinir etmek için mi?”
- “Olur mu abi, beni anlayan bi sen varsın bu dünyada.”
-  “Ulan deli etme adamı, ben seni anlamıyorum, sana katlanıyorum!”
-  “Öyle deme abi, beni anlamasan çağrıma uyup buluşmaya gelmezdin.”
Yani bilsem ki bunu tahrikten sayıp cezamı indirecekler, Rıfkı’yı oracıkta öldüreceğim .
-  “Rıfkı, canım kardeşim, uzatma da söyle. Derdin ne, beni niye çağırdın?”
-  “Beni anlamıyorlar abi...”
-  “Ulan nasıl anlasınlar? Anlaşılmak için konuşmuyorsun ki! İnsan karşısındakine bir şey diyorsa, söyleyeceği bir şey vardır, yoksa niye konuşsun?  Ne diyeceksen açık seçik söylersin karşıdaki de seni anlar. Ama kafan karışıksa ya da ifade yeteneğin zayıfsa... Elbette bir şey anlamaz karşındaki.”
-  “Ama ben düşünce derinliği ile bilinçaltının prangalarını....”
-  “Başlama gene! Bırak şimdi altını üstünü, hadi sağlığa. Ha sahi, nasıl gidiyor evlilik?”

-  “Biz ayrıldık.”
-  “??????... Ne demek biz ayrıldık ? Ulan daha üç ay olmadı evleneli .
-  “Refika beni anlamıyor abi.”
-  “Ulan kim bilir neler zırvaladın kızcağıza ! Hem evleninceye dek seni anlıyordu da,evlendikten sonra mı anlamaz oldu?”
-  “Ben evleninceye kadar onunla derin mevzulara dalmadım ki.”
-  “Şimdi de dalma öyleyse...”
-  “Olur mu abi? Mademki yaşamı paylaşıyoruz olaylara aynı paradigma ile yaklaşmalıyız. Görünenin ardındaki görünmeyeni de birlikte görmeliyiz. Biliyorsun her görünen göründüğü gibi değildir. Bir şey göründüğü gibi değilse, başka bir anlamı var demektir. İşte bu anlam farklılığı...”
-  “Yeterrr! Oğlum sen de herkes gibi karıdan kızdan, futboldan, TV dizilerinden falan filan konuşamaz mısın ? Görünenmiş de, görünmeyenmiş de...”
-  “Niye öyle diyorsun? İnsan alet yapan hayvan olabilir ama bu elindeki aletin ona ait olduğunu göstermez. Benim elimde tuttuğum aletim her zaman benimki olmayabilir. Elimde senin aletini tutuyor olamaz mıyım ? Duvara çivi çakacağımdır,kendi çekicimi bulamamışımdır, senin çekicini ödünç almışımdır. Ama başka biri beni o çekiçle görünce, benim aletim sanırsa yanılmış olmaz mı?”
-  “Hadi Rıfkıcım, hadi Rıfkıcım, anca gidersin. Benim de işim var zaten,seninle bu buluşmamızı unutmadan yazmalıyım.”
-  “Oldu abi kalkalım. Benim de terapi toplantım var zaten.”
-  “Terapi mi, ne terapisi?”
-  “On kişilik bir terapi grubumuz var, hepimizin derdi aynı: Anlaşılamamak. Bir terapistimiz var onun gözetiminde haftada bir toplanıyoruz. Herkes sırayla bir şeyler anlatıyor.”
-  “İlginç, ne anlatıyorlar?”
-  “Bilmem... Anlamıyorum ki.”
 

 

 

 

"Ben, sorumluluğunu ihmal eden birini ciddiye alamam" diyerek, ilkelerinin ardında durmanın sorumluluğu ve bütün sevimliliğiyle o güzel sağ elinin o güzelim işaret parmağını benden yana üç-dört kez salladı sevgili karım.
- "Ama Müjgancığım..."
- "Aması maması yok! Hiç kıvırtma. Bir tavuk bile sorumluluğunu bilip kuluçkaya yatarken bu sendeki sorumsuzluğu nasıl kabul edebilirim? "
-"Sevgili karıcığım, elbette haklısın ama..."
- "Ama’sı ne! Ama’sı ne! Ben sana bu eve bir damla bile içki girmeyecek demedim mi? Rakı, şarap, bira, votka... Ne olursa olsun, bundan sen sorumlusun demedim mi? "
- "Dedin Müjgancığım..."
- " Kapıya gelen kuryenin içkili olmasından bile sen sorumlusun demedim mi? "
- "Ama karıcığım, ben elin kuryesinin içkisine nasıl karışırım? "
- "Saptırma konuyu, ben tut da adamın kulağını çek demiyorum ya sana. Açarsın kurye şirketine telefonu, telefona çıkandan istersin bir yetkiliyi, sonra hanfendi... hanfendi... ya da beyfendi... beyfendi... dersin, kurye şirketi olmak öyle şirketi kurup yemek değildir sadece. Öyle basit değil bu, kur-ye, kur-ye, bu işin sorumlulukları var. Elemanlarınızın görev başında içki içmelerini ya da içkili içkili göreve çıkmalarını müşteriler mi denetleyecek? Bu ne sorumsuzluktur? dersin. Onlar da çağırırlar elemanlarını, sorumluluklarının gereğini yaparlar, sen de gönül rahatlığıyla sorumluluğunu yerine getirmiş olursun ".
- "Ama adam, yani kurye ya sarhoş değilse? "
- "Ne demek ya sarhoş değilse! Sen demedin mi adam sarhoştur diye? "
- "Evet ama..."
- "Eşref! Bak yine sinirlendiriyorsun beni. Sorumsuzluklarını şimdi de kuryeye mi yüklüyorsun yoksa? Teflon tava siparişini sen vermedin mi? Kuryenin getirdiği tava paketini açınca içinden şişme bebek çıkmadı mı? Sen değil miydin adam sarhoş diyen.."
- "Ama ben, belki sarhoştur da paketleri karıştırmıştır demek istemiş..."
- "Vay efendim vayyy! Şimdi öyle mi oldu Eşref? O zaman adam paketleri karıştırmadıysa, demek doğru paket getirdi, sen teflon tava yerine şişme bebek siparişi mi verdin Eşref! "
- "Olur mu karıcığım, ben senin üstüne şişme bebek koklar mıyım lastik lastik? "
- "Bak bak bak! Şişme bebek kültürüne de bak! Sen nereden biliyorsun lastik lastik koktuğunu? "
- "Ne bileyim Müjgancığım, öylesine söyledim işte... Lastik lastik yerine cırt cırt mı deseydim yani, kalemtraş mı bu? "
- "Bak nasıl da sulandırıyor, nasıl da saptırıyor konuyu. Ben sana, bu eve bir damla bile içki girmeyecek demedim mi eşref? "
- "Dedin karıcığım ".
- "Pekiyi, bu ne bu, Eşşş… ref? "
- "Rakı karıcığım..."
- "Bu ne biçim sorumluluk anlayışı Eşref? Hani bu eve bir damla bile içki girmeyecekti? "
- "Ama karıcığım o şişeyi eve sen getirdin..."
- " Bak şimdi de sorumsuzluğunu benim üstüme yıkmak istiyorsun! Elbette getiririm. Ben senin gibi sorumsuz muyum? Benim de kendi sorumluluklarım var! Sana güzel bir gece geçirtmek bunlardan biri! Ben sorumluluğum gereği bunu alıp eve gelmiş olabilirim, ya sen niye sorumluluğun gereği içeri sokmama engel olmuyorsun? "
- " Fena mı oldu Müjgan? Bak bir yandan sohbet ettik, bir yandan da bir büyüğü iy’ettik! Şimdi evde bir damla rakı yok! Hem bak kendin dedin, geceyi güzel geçirtme sorumlulukların var, hadi yatalım! "
- "Ah Eşref ah, ne yapacağım ben senin bu sorumsuzluğunla? Sana inanamıyorum! Hala sorumluluklarından kaçma çabası içindesin. Bir insan sorumluluğunu ihmal etti ise, bunun bedelini ödemeli Eşref. Yoksa testiyi kıran da bir, taşıyan da bir olur Eşref. Sorumsuzluğunun
cezasını çekmelisin Eşref! "
- "Nasıl yani? "
- "Şimdi ben sorumlu bir eş olarak, sorumsuzluğunun karşılığı sana bir ceza vereceğim ki sorumluluklarının ne kadar önemli olduğunun bilincine varma sorumluluğunu anımsayasın..."
- "Ne..? Ne cezası Müjgân..? "
- "Şimdi doğru dışarı çıkıp bir büyük de sen alıyorsun ",
- " Olur mu karıcığım? Ben bu eve içki girmemesinden sorumlu değil miyim? Nasıl gider de eve içki alırım ?"
- "Sorumluluklarını karıştırma Eşref! Bir sorumluluğun öbürünü engellememeli. Şimdi sen ihmal edilmiş bir sorumluluğunu bahane edip cezai sorumluluğundan da kaçabileceğini mi sanıyorsun yani! "
- "Ama karıcığım... Gecenin bu vaktinde? ",
- "Ne varmış gecenin bu vaktinde. Saat daha bir. Hem sorumluluğun vakti saati mi olurmuş. Hadi bakalım, sorumluluklarını bil de bir "büyük" al gel. Hem, açık manav bulursan bir de kavun al. Söz, masadaki beyaz peynir tabağını takviye etmek benim sorumluluğumda..."
- "Doğru diyorsun Müjgân, insan sorumluluklarını bilmeli. Bu arada dolaba bir bak bakalım, eğer biraz pastırma varsa ben gelinceye kadar bir de kâğıtta pastırma yap, saat daha gecenin biri, sabaha çok var. Hem senin de dediğin gibi, sorumluluğun vakti saati mi olurmuş? Bak pastırmayı unutma... Sorumluluklar ihmale gelmez...".