acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

Yani hayret ki hayret! Yahu bu kadar aşağılamayı, tahriki, hakareti, küfrü, kışkırtmayı bir kısım Alman, Fransız, İtalyan vs. medyası kendi askerine, ordusuna yapsaydı onlar bile bugüne kadar çileden çıkar ve “Yeter yahu, her şeyin bir sınırı var!” diye isyan ederdi. Oysa bizimkilerde tık yok. Yani ne kadar darbeci olduklarını bilmesem ben bile TSK’nın artık gerçekten demokrasiye bağlı, hakarete karşı şerbetli olduğuna inanacağım. Gerçi Almanya’da, Fransa’da sivil yönetimler medyanın askeri bu kadar aşağılamasına izin vermez ama onlar bizim kadar demokrat değil de ondan...

 

Ama yılmak yok. Mademki stratejik ortağımız bizim ılımlı bir İslâm devleti olmamızı buyurdu, devletin bütün kurumlarını mümin kadrolarla doldursak da orduyu halledemedikçe “Beceriksizler sizi!” diyerek bizi deliğe süpürmezler mi? O yüzden büyük Türk düşünürü, AKP’nin damadı Sayın Mümtaz’er Türköne’nin TSK’yı lağvedip yeni bir ordu kurmak önerisini dâhiyane bir plan olarak görmekteyim. O planı yürürlüğe koyunca asker ya sıkıyı görüp can havliyle darbe yapar biz de ordunun darbeci olduğu konusunda haklı çıkarız, ya da yine aldırmaz biz de lağveder “Camiler kışlamız, minareler süngümüz, müminler askerimiz” ordusunu kurarız! Nasıl plan ama?

 

Gerçi ben bu orduyu ortadan kaldırmaktansa iyi bir para karşılığı satmaktan yanayım. Az ekmeğini yemedik velinimetimiz Sayın Soros da dememiş miydi “En iyi ihraç malınız ordunuzdur” diye. Adam bu işleri bilmese bu kadar zengin olur muydu? O yüzden iyi bir paraya satmak varken niye çöpe atalım? Hiç şüpheniz olmasın ABD fiyatı neyse verip alacak ve ilk olarak Afganistan’da tepe tepe kullanacaktır. Parasıyla değil mi?

 

TSK’yı böylece hallettikten sonra sıra geliyor yerine koyacağımız yeni orduya. Bunun da iki kolay yolu var. Biliyorsunuz ABD Irak’taki askerlerini yakında çekecek. Zaten gürültünün bir kısmı da bundan kopuyor ya, neyse... Evet, Irak’tan çekilecek o askerler bizim stratejik ortağımızın askerleri değil mi? Ortaklar arasında ayrı gayrı mı var, o askerleri alır yeni ordumuzun çekirdeği, generallerini de komutan yaparız al sana hazırdan yeni bir ordu! Şimdi diyeceksiniz ki “O kadarcık askerle ordu mu olur?” Yahu hele bir sabredin, bu memlekette her dört gençten biri işsiz değil mi? ABD onları seve seve askere alacak böylece işsizlik sorunumuz da kökünden çözülmüş olacaktır. Bir taşla kaç kuş!

 

Diyelim bu öneriyi beğenmediniz. Alın size yeni bir öneri. Başka ne diyor büyük Türk düşünürü Sayın Mümtaz’er Türköne? Biz de Osmanlı gibi –Başta Apo olmak üzere- eşkiyaları paşa yapalım! Gördünüz mü? Öyle oturduğun yerden büyük düşünür olunmuyor, yeterince büyük düşünmek de lazım. Apoyu ve Kandil’deki PKK komutanlarını paşa, emirlerindeki teröristleri de küçük rütbeli subay ve er yapar, memleketteki işsiz gençlerle de takviye ederiz... PKK zaten ABD’nin yabancısı değil, kaç senedir ABD eğitip ikmalini yapmakta. Ama derse ki “Başlarına Amerikalı komutan lazım”...Niye olmasın? İsteyince her şey olur. Böylece PKK terörü de bitmiş olacak mı sana! Bak yine bir taşla kaç kuş. Yoksa siz anaların gözyaşlarının dinmesini istemiyor musunuz?

 

Mümtaz’er Türköne’ye kulak verin. Büyük düşünür olmak kolay değil...

 

 

 

Haziran 2009’da “İrticayla Mücadele Eylem Planı” adıyla yandaş medyaya servis edilip TSK düşmanı Taraf’ta (her nedense başlığı değiştirilerek!) “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” olarak manşete taşınan belgenin altındaki imza ıslak değil de fotokopi olduğu için Albay Dursun Çiçek’e ait olup olmadığı anlaşılamamıştı. Ama yandaş medyanın kalemşorları daha ilk günden uzman birer grafolog(!) olarak imzanın Çiçek’e ait olduğunu ilan ettiler. Buna rağmen ne askerî ne de sivil yargı (yani malûm davanın savcıları) bu uzman görüşlerine itibar etmeyip dosyayı kapattılar ve ayıp ettiler!

 

Ayıp ettiler çünkü onlar imzanın Çiçek’e ait olduğunu kanıtlamaya çalışırken altı ıslak imzalı belge kendisinde olan ama teslim etmeyen meçhul bir “onurlu Türk subayı”, bu belgeyi dört aycık bir gecikmeyle kendilerine gönderince malum dava savcılarının dosyayı kapatmakla böyle hain bir planı örtbas ettikleri ortaya çıkıverdi! Olsundu, geç olsundu da güç olmasındı... Sonuç olarak hiç bir işe ve TSK komutanı generalleri tutuklayıp darbecilikten zindana atmaya yaramayan belge altındaki kupkuru imza böylece “şerefli bir Türk subayı” tarafından ıslatılmıştı... Pekiyi kimdi o meçhul şerefli asker? Kimdi, neyin nesi, kimin fesiydi? Bunu ilerleyen günlerde şerefiyle ortaya çıkıp açıkladığında öğreneceğiz, şerefsiz bir sahtekâr gibi mensubu olduğu ordu hakkında bir sürü iddiada bulunup ondan sonra da saklanacak değil herhalde...

 

O ortaya çıkana kadar ben benzer bir olayı anımsatayım size ki kim olduğuna ilişkin bir ipucu olabilir belki. Anımsayacaksınız, bu yılın Mart ayında yine aynı Taraf gazetesi ve yandaş medyada Kayseri Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler’in Kayseri’de esnafı fişlediği ve askerlerin bu fişlenmiş yerlere gitmesini kendi imzasını taşıyan bir yazıyla yasakladığı yine büyük bir yaygara ile gündeme taşınmış, tümgeneral bahane edilerek TSK her gün manşetlerden ve köşelerden yaylım ateşine tutulmuştu.

 

Elde kapı gibi bir belge, altında tümgeneralin imzası vardı ve belge sahte de değil gerçekti! Bu yayınlar üzerine Askerî Savcılık soruşturma başlattı ve kısa zamanda anlaşıldı ki... Söz konusu yazı sahteydi ve Ali Balta isimli, DYS sisteminde görevli ve Fetullah’çılar tarafından tehdit edilen bir astsubay tarafından gönderilmişti. Ali Balta şöyle anlatmıştı olayı:

 

Denizli'de lisedeyken bir yıl kadar Işık Evleri'ne gitmiştim. Mezun olduktan sonra bir abimiz Kayseri'de Işık Evleri'nden kişilerin bize ulaşacağını söyledi. 2006'da Kayseri'deki birliğime katıldım. Birkaç gün sonra Tarık isimli şahısla tanıştım. Onun evinde de Yusuf'la tanıştım. Tarık daha sonra İsmail Dağ ve Orhan Güleç astsubaylarla yanıma geldi. Bize yardımcı olacağını söyledi.


İsmail Dağ ve Orhan Güleç ile ev tuttuk. Daha sonra Yusuf, E.Ş. isimli biriyle geldi ve "Bundan sonra ev abiniz E.Ş. olacak" dedi. E.Ş. ev abimiz oldu ve Kırık Testi, Prizma ve Asrın Getirdiği Tereddütler gibi Fethullah Gülen'e ait kitaplar getirerek bize açıklamalarda bulundu.


28 Şubat 2009'da Yusuf evimize geldi ve bir yazının çıktısını gösterdi. Yazıyı DSY sisteminden göndermemi istedi. Işık Evleri ile ilgimi vurguladı. Beni gizliden gizliye tehdit etti. Ben de kabul ettim. 2 Mart'ta Personel Şube Müdürü bana kendi şifresini verdi ve DYS sisteminden, bir evrak göndermemi istedi. Böylece yetkili bir kişinin şifresini öğrenmiş oldum. Öğleden sonra flash belleğin içerisinde bulunan belgeyi gönderebilmek için arkadaşımın çalıştığı amirliğe gittim. Flash belleğin içerisinde bulunan belgeyi gönderebilmek için arkadaşımın çalıştığı amirliğe gittim. Flash belleği bilgisayara taktım. İçerisindeki yazıya DYS numarası aldım ve pek fazla evrak gitmeyen İhale Komisyon Başkanlığı'nı seçerek evrakı oraya gönderdim. Yusuf'la buluşup flash diski geri verdim. Bana "büyük iş başardın" dedi. Olay Çarşamba ortaya çıktı”

 

Acele yok, acele yok! Hele şerefiyle bir ortaya çıksın, öğreneceğiz kimmiş aklı dört ay sonra başına gelen bu “onurlu Türk subayı!”

 



 

 

Sayın Başkan;

 

Evvela mahsus selam eder, yengem hanımefendinin ellerinden, muhterem kızlarınızın gözlerinden öperken, bu vesileyle bugüne dek dünya barışı için yaptıklarınız karşılığında sizi ödüllendirme duyarlılığı gösteren Nobel jürisine de en halisane duygularımla şükranlarımı arz ederim.

 

Sayın Başkan;

 

 Bu barışçı çabalarınızda bize vermiş olduğunuz görevi zor da olsa yerine getirmek için neler çektiğimiz malumunuzdur. Her ne kadar ana muhalefet partisini de bu oyunun içine çekmek için tüm gayretlerimiz boşa çıkmış olsa bile, hak verirsiniz ki biz üzerimize düşeni fazlasıyla yaptık. Barış projenizin Ortadoğu’daki çıkarlarınızı sağlama almak açısından planlanan rol dağıtımında, PKK ve DTP ise tekst dışına çıkarak irticalen oynamaya başlamışlar, zaten hazım zorluğu çeken seçmenlerimiz önünde bizi ne yazık ki zor durumda bırakmışlardır.

 

Sayın Başkan;

 

“Açılım” oyununun ikinci sahnesinde, halka bir hazım ilacı olarak düşünülen ve PKK’nın lider kadrosunu uyuşturucu taciri ilan etme, militanlarını da bize teslim etme ve göz boyama gösterisi, PKK ve DTP’ nin rol çalmaları yüzünden bizim için büyük bir hayal ve oy kırıklığına yol açtı. Rol gereği teslim olarak serbest bırakılacak olan terör örgütü mensupları, teslim oluyormuş gibi bile yapmadan zafer işaretleriyle Türkiye Cumhuriyeti’ni adeta teslim aldılar.

 

Oysa onların süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm gelmesi, TCK 221’e göre pişmanlık göstermesi, “Örgüt çöküyor, ne açılım imiş be! AKP hükümeti tarihi fırsatı başarıya dönüştürdü” mesajı verilmesi gerekiyordu. Mademki bir karşılama töreni yapılacaktı, bu törende davul zurnanın PKK değil Türk bayrakları altında çalınması ve şehit ana babalarına “İşte oğullarınızın katilleri tıpış tıpış ayağımıza gelip teslim olmaya başladılar” denilerek olası tepkilerin önüne geçilmesi gerekmez miydi? Oysa şimdi, açılımın gerçek yüzünü gören şehit aileleri çocuklarının kanıyla yoğrulmuş madalyaları birer ayakkabı gibi başımıza fırlatmaktalar.

 

Sayın Başkan;

 

“Sayın liderimiz istediği için geldik, şartlarımızı içeren mektup getirdik” demelerine, pişman olduklarını söyleyerek örgütten ayrıldıklarını yalandan bile olsa söylememelerine rağmen, hukuku açıkça çiğneyerek onları serbest bıraktık. Otobüs üzerinde zafer turları atmaktalar, korkum odur ki TBMM’ye gelip DTP grup toplantısına da katılacaklar ve üstelik taşımalı mahkeme tarafından suçsuz ilan edildikleri için buna hukuken de hakları var.

 

Sayın Başkan;

 

PKK’nın olsun, DTP’ nin olsun lütfen kulaklarını çekiniz. Plan üzerinde yapılacak bir tadilatla AKP’yi ve hükümetimizi bu zor ve çaresiz durumdan kurtaracak yeni şeytanî buluşlar için senaristlerinize emir buyurunuz. Çok zor durumdayız Sayın Başkan, çoook!

 


 


Beden Eğitimi öğretmenleri bugün (17 Ekim Cumartesi) saat 10.00’da Ankara Güvenpark’ta toplanıp protesto gösterisi yapacaklarmış. Başka işleri yok ki! Neden yok? Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı, liselerde Beden Eğitimi dersini zorunlu olmaktan çıkarıp seçmeli yapınca, bir de üstüne üstlük haftada zaten iki saat olan dersi bir saate indirince bunlar işsiz kalmış, kimi okul idaresince kütüphane memuru yapılmış, kimi nöbet, kimi de atölye sorumlusu. Toplanıp bunu protesto edeceklermiş akıllarınca! Yahu anlayın işte rahat batıyor bunlara, hizmetli yapacaksın bir iki tanesini ki spor salonunu paspas yapsınlar, okul müdürüne çay taşısınlar bak gıkları çıkıyor mu?

Neymiş? Sağlam kafa sağlam vücutta bulunurmuş, sağlam vücut için de spor eğitimi şartmış. Hadi ordan! Sanki bu milletin AKP’yi seçmek için sağlam kafaya ihtiyacı varmış, sağlam kafası olsa AKP’yi seçermiş gibi. Yahu bizim başımızda zaten –Allah eksik etmesin- Tayyip beyefendi gibi, Gül beyefendi gibi bizim yerimize kararlar veren, açılımlar yapan, maç seyredip yüzyıllık sorunları çözen zat-ı muhteremler var iken sağlam kafa bizim nemize gerek? Nankörlüktür, kadir kıymet bilmezliktir... Sağlam kafa da neymiş be kafa karıştırıcılar! Efendim, Mustafa Kemal bir zamanlar güya demiş ki “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim!” Peh!

Demiş de ne olmuş? Zaten AB raporlarındaki talimatlarla heykellerini, fotoğraflarını ortalıktan kaldırıp,“Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu da çöpe atıp kendisine ağız dolusu hakaret ve küfür etmeyi de serbest bırakmamız da yakındır. Demek ki ahlak her zaman gereken bir şey değil. Yoksa bizi AB’ye almayacaklar. Bir kere, topa vurmak için ahlak olmasa da olur, kuvvetli baldırın olsun yeter... Bir kafa, bir kol emekçisinin alın teriyle bir ömür kazanamayacağı parayı sadece iki senelik bir transferle cukkalamak, ya da millî takımı şamar oğlanına döndürmek için ahlaka gerek olduğu ne malûm? Tabii zekâ ve çeviklik de gerekiyor bir miktar. Ama ahlâk? Tecrübeyle sabittir ki gerek yok.

Ne işiniz var Güvenpark’ta protesto gösterisinde? Kahraman Türk polisi size bir cop-biber gazı gösterisi yapsın da görün gününüzü. Yahu güzel kardeşim, yahu cici kardeşim, müzik öğretmenleri için de, resim öğretmenleri için de aynı şey söz konusu değil mi? Onların dersleri de seçmeli olup haftada bir saate inmedi mi? Onlar nerede? Onlar niye yok Güvenpark’ta? Bırakın bu fuzuli işleri. Sanat yapıp da içine mi tükürteceksiniz? Boş verin sporu, müziği, resmi... Kütüphanede kitapların tozunu alın (yanılıp da okumaya kalkmayın sakın!), müdür yardımcılarına yardım edin, İlçe Milli Eğitime gidecek evrak mevrakla ilgilenin... Bırakın bu fuzuli işleri. Tecrübe konuşuyor, tecrübe!

 


 

Son günlerde bakıyorum da herkeste bir telaş, bir panik... Gazete sayfaları, televizyon ekranları “Domuz gribi” dedikçe herkes hop oturup hop kalkıyor. Baktım ki mecliste yeterli sayıya sahip hükümet domuz gribini yasaklayan bir kanun çıkarmıyor, Sağlık Bakanlığı “Aşı ısmarladık, gelince hayırlısıyla hiç bir şeyimiz kalmayacak” diyor ama hiç kimsenin yüreği de ferahlamıyor. Çünkü internet üzerinde domuz gribi aşısının dünyada şimdiye kadar üç firma tarafından üretildiğine, ikisinin lisansının olmadığına, üçüncüsünün ürettiği aşının yan etkilerinin ise domuz gribine rahmet okuttuğuna ilişkin açıklamalar domuz gribinden daha hızlı yayılmakta. Dahası, henüz aşılar gelmeden domuz gribi Ankara’ya gelmiş, şimdiden bir okul bir hafta tatil edilmiş...

 

Gördüğünüz gibi iş yine başa düştü ve gözleme dayalı yaptığım klinik deneyler sonucu, aşıya maşıya gerek kalmadan domuz gribine karşı en etkili önlemi alnımın akıyla keşfettim çok şükür! Bir kere bu gribin virüsü insanlara domuzlardan bulaşıyormuş. Pekiyi hangi insanlara? İşte burası çok önemli. Kendilerine yakın, hısım akraba gördükleri insanlara, domuz aklı işte! Ne demiş atalarımız? “Devlet malı deniz, yemeyen domuz!” Ben o kanaate vardım ki bu virüs entel bir virüs ve bu atasözünü nereden öğrenmişse öğrenmiş. O yüzden devlet malı yiyenlere dokunmuyor, işi gücü kendi yağıyla kavrulan gariban vatandaşlara bulaşmak.

 

Hastalığın nedenini bulduktan sonra çaresi kolay. Hem kolay, hem basit. Öğün gözetmeden devlet malı yiyeceksiniz -ki bir doz yeseniz bile yeterli- böylece virüsün ilgi alanından çıkacaksınız, hepsi bu kadar! Nasıl yiyeceğiniz de size kalmış. Artık vergi mi kaçırırsınız, hazine arazisi üzerine kaçak ev mi yaparsınız, devlet ihalesine fesat mı karıştırırsınız, kamu taşıma biletlerinde sahtekârlık mı yaparsınız... Önemli olan, virüs geldiğinde sizi kursağınızda yetim hakkıyla görünce size bulaşmaması.

 

Bu arada en güzel müjdemi sona sakladım. Bugüne kadar devlet malı yemediyseniz bile, eğer oy verdikleriniz iktidara geldikten sonra sayenizde gemiyi, pardon deveyi havutuyla götürdüyse, onlar sayesinde siz de domuz gribinden muafsınız! İçiniz rahat etsin, istediğiniz zaman, istediğiniz gibi aksırın tıksırın, bırakın da devlet malı yemeyenler düşünsün. Bu kıyağımı da unutmayın! Hadi geçmiş olsun...

 

 


Er...

9/10/2009

 

“Er...”

 

“Ergenekon Türkiye’de bir dönüm noktasıdır...”

 

“Ama ben ‘Erken seçim çözüm değildir’ diyecektim?”

 

*                 *                 *                   *

 

“Er...”

 

“Ergenekoncuların hepsi postal yalayıcı, hepsi darbecidir...”

 

“Ama ben “Erkek egemen bir toplumda kadınlar iki kez ezilir’ diyecektim?”

 

*                *                   *                    *      

 

“Er...”

 

Ergenekon davasını eleştirenler yargıyı baskı altına almaya ve etkilemeye çalışmaktadırlar..”

 

“Ama ben ‘Erdemli olmak için sağlam, tutarlı bir kişilik gerekir’ diyecektim?”

 

*               *                    *                     *

 

“”Er...”

 

“Ertosun bir HSYK üyesi olarak Ergenekon sanığı Engin Aydın ile görüştüğü için meslekten ihraç edilmelidir!”

 

“Ama ben ‘Er ya da geç gerçek ortaya çıkar’ diyecektim?”

 

*                   *                   *                      *

 

“Ergenekon davasının savcıları, dava konusunda karar verecek olan mahkeme heyeti, yargıçlar ve soruşturmayı yürüten polisler bir iftar yemeğinde buluşmuşlar!”

 

“..................”

 

“Efendim?”

 

 

*                     *                  *                      *

 




Sayın Baykal;

 

Bak sana “Sen” değil “Sayın” diyorum, inat etme de Dolmabahçe Sarayında buluşup açılalım artık birbirimize, hem orası bana uğurlu geliyor. Ne yaparsak yapalım bu açılım paketleri sürecinden kaçış yok Sayın Baykal, bunu da böyle bil. Allah seni inandırsın; Küresel Sorunlar panelinde yaptığı konuşmadan sonra Başkan Obama’nın otelden çıkışına denk getirip  Millet bu açılımı yemiyor, vazgeçsek...” demek için çok uğraştım ama korumalar bırakmadı ki! Anlayacağın, yanımızda bol miktarda hazım ilacıyla dönüyoruz memlekete. Hazmede hazmede yiyip, hazmettire hazmettire yedireceğiz hayırlısıyla.

 

Tribünlere oynamayı bırakıp bir omuz ver de birlikte hazmedelim şu ev ödevini Sayın Baykal. Diyorsun ki “Ben rotasını bilmediğim gemiye binmem.” Yahu gel bir konuşalım, göreceksin ki korktuğun gibi değil. Demokratik açılım dediysek, Siyasal Partiler Yasası’nı değiştirip lider sultasına son vereceğiz demedik ya. Seçim Kanunu’nu değiştirip demokrasiyi yüzde on ayıbından kurtaracağız demedik ya. Toprak reformu yapıp bölge insanını ağaların malı olmaktan, Kürt emekçisini küresel ve yerli sermayenin sömürüsünden, bölge insanını cehaletten kurtaracağız demedik ya.

 

Töre cinayetleri yine aynen sürecek, küçücük kızlar erkek arkadaşıyla selamlaştı diye namus adına yol ortasında ağabeyleri tarafından yine öldürülecek, oradaki insanlar adına bugüne kadar her konuda kimler karar verdiyse bundan sonraki kararları da onlar verecek.  Bölge insanı bundan sonra demokratik haklarını kullanarak “Açız, işsiziz!” diye Kürtçe bağırma imkânına kavuşacak, bağırırken insan hakları geçerli olacak ve bu sayede Türk değil Kürt polislerden dayak yiyecek, stratejik müttefikimizin uygun gördüğü bir yönetimi, o yönetimin de meclisi,  kendi ordusu, kendi milli takımı olacak falan filan hepsi bu.

 

Bak sana “Sen” değil “Sayın” diyorum Sayın Baykal... Fazla uzatma da halledelim şu işi.







Ve tufan oldu. Ve farenin kemirip açtığı deliklerden Nuh’un gemisi su almaya başladı. Ve geminin güvertesinde Nuh, fille birlikte yanına gelen fareye dedi: “Gemiyi terk mi etmektesin?” Ve fare Nuh’a dedi: “Pışşık! Ama şimdilik geminin kaptanı mademki sensin, fille benim nikâhımı kıyacaksın.” Nuh bir fareye bir file baktı ve fil hortumunun ucundan kulaklarının ucuna kadar kızardı ve Nuh’a dedi: “Oynaşırken bir kazadır oldu, bu nikâhı kıymak zorundasın”

 

Kitab-ı Rivayet.  III. Bab.

 

*                    *                    *

 

Ve Birinci Fatih Sultan Recep Han Hazretleri, memleketi dâhilindeki etinden ve sütünden ve yününden istifade ettiği sürülerini sıkıntısız güdebilmek üzre lüzum gördü ki, bir ikisi dışında bilcümle ceridenin iplerini bizzat ve bizatihi eline ala ve bilumum köşebaz muharrir tayfası saray dalkavuğu ola hükmetti, ferman padişahımızındır.

 

Böylece iradeye mugayir haberler salınamayacak, memleket ahalisinin aklını çelecek muzır neşriyat yapılamayacak ve medya nam olunan tellal loncası dikensiz bir Gül’istan olacak idi. Anın çün her ne kadar karıncanın belini incitmeden becerecek bir marifet lüzum hâsıl eder ise de, Sultanımız efendimizin kitabında böyle incelikler fuzulî olduğundan ceridelerin bodoslamadan batırılmasına ve badehu batıkların eşe dosta ihsan edilmesine ve saray dalkavukları dışındaki tellal tayfasının telef olmasına hükmetti.

 

İrili ufaklı ceride ve ahalinin pek beğendiği ortaoyunu kumpanyalarını o âli saltanatın gücü sayesinde saltanat filosuna ve tellal oğlanları saray dalkavuk taifesine katar iken sıra geldi amiral gemisi ve bağlı çektirilerine. Anın çün şiddetli bir tufan lüzum gösterir idi. “Gözünün üstünde kaş vergisi”, “Çukur kazdım düş vergisi” , “Yakalarsam... koş vergisi” ve dahi sair vergiler salındı amiral gemisine ve boğulası köşebaz muharrir tayfasının isim listeleri posta güvercinleri ile kaptan-ı derya’ya haber kılındı.

 

Hünkâr Sultan Hazretleri o yüce gönlü ile bir iki aykırı cerideye bulaşmaktan geri durdu ki diyar-ı küffar “Breh my God, ne demokrat bir padişahtır bu sultan!” diyeler. O arada medya nam tellal loncasının öbür ceridelerde muzır neşriyat yapan köşebaz muharrir tayfasından bazıları anladılar, bildiler ve dediler ki “Bu tufanın hedefi amiral gemisi ve çektirileri değil hakikatte tellal loncasının bizatihi kendisidür. Eski hesapları ve ferdi çıngarı bir kenara koyup tesanüt gerek.

 

Saadetlû ve şevketlû, yıldızlar kadar çok kula mâlik olan melek huylu Padişah hazretlerinin çok cömert kesesinden ulufeye gark olan saray dalkavuk tayfası bu arada el ovuşturur ve tufan dalgalarını üfürür idi. Eti, sütü ve yünü için o ulu Hakan’ın topraklarında otlamayı bahşettiği koyunlar ise bu cenkten bihaber velinimetlerine her gün şükretmekte idiler.

 

*                           *                             *

 

Ve berber Nasreddin Hoca’ya “oldu mu ya?” makamında dedi: “Uydu mu hocam?” ve Hoca Nasreddin sağ elinin avuç içi ile yumruk yaptığı sol elinde başparmak ile işaret parmağının buluştuğu nahiyeye bir şaplak aşketti: “Uysa da kodum, uymasa da kodum!”