acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.


Google’a girip bir arama yaptığınızda, aramanızla ilgili olarak bazı porno siteleri, bazı terör örgütü siteleri, bazı tuzak siteler, bazı çok amaçlı siteler, bazı ne idüğü belirsiz siteler için “Bu site bilgisayarınıza zarar verebilir” uyarısıyla karşılaşabilirsiniz. Google bu konuya ilişkin açıklamasında diyor ki:

 

Kullanıcılarımızın web'de arama yaparken güvende olmalarını istiyoruz ve tehlikeli siteleri belirleyerek kullanıcılarımızın güvenliğini arttırmak için sürekli çalışıyoruz. Bu uyarı iletisi, arama sonuçlarında, bilgisayarınıza kötü niyetli yazılım yükleyebilecek siteler belirlediğimizde görüntülenir... Riski göze alıp siteye devam etmeyi seçebilirsiniz. Ancak unutmayın, kötü niyetli yazılımlar genellikle siz bu siteleri ziyaret ettiğinizde sizin bilginiz veya izniniz olmadan yüklenir ve bilgisayarınızdaki verileri silen, şifre ve kredi kartı numarası gibi kişisel bilgileri çalan veya arama sonuçlarınızı değiştiren programları da içerebilir.”

 

Bu açıklamadan sonra bir devletin bakanlığına ait bir site için, resmi bir site için böyle bir uyarı aklınızın, hayalinizin, düşlerinizin ve kâbuslarınızın köşesinden geçer mi? Birisi kalkıp da “ABD’nin, Fransa’nın, Çin’in vb. falan Bakanlığının web sitesine gireceğiniz zaman ‘Bu site bilgisayarınıza zarar verebilir’ uyarısıyla karşılaşacaksınız” dese, inanır mısınız?

 

İnanın. Türkiye Cumhuriyeti, AKP Hükümeti, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın adını Google’a yazıp arattığınızda birinci sırada çıkan Bakanlık web sitesi adresi altında “Bu site bilgisayarınıza zarar verebilir” yazmakta! Yani devletin bir bakanlığının resmî sitesi, bir porno sitesi, bir terörist örgüt sitesi kıvamında! Artık ister “Skandal” deyin, ister “Rezalet”, ister “Hadi leyn!”...

 

Girin Google’a, “Bayındırlık Bakanlığı” yazın ve çıkan sonuçların birinci sırasına bakın... Sakın Türkiye Cumhuriyeti Bayındırlık ve İskân Bakanlığı web sitesi adresini tıklamayın, bilgisayarınıza zarar verebilir! Aynen bir porno sitesi, aynen bir terör örgütü sitesi gibi...

 

(Yazıdaki yıldızlı(!) sansür, blog hizmeti veren kurumun bazı sözcüklere uyguladığı otomatik sansür olup benimle ilgisi yoktur.)



 



Bir “Açılım” sözcüğüdür gidiyor ki neyin açılımıdır, açılacak olan nedir, içinden ne çıkacaktır, açılım kimin içindir ve kime/kimlere yarayacaktır... Adı üzerinde bile henüz anlaşma sağlanamamış bir Amerikan sakızı çiğnenmekte günlerdir. Kim açacaksa açsın da içinde ne varsa görülsün, ondan sonra destek istensin, ondan sonra karşı çıkılsın, ondan sonra tartışılsın, ondan sonra eksiği varsa tamamlansın, fazlası varsa budansın... Ne idüğü belirsiz bir açılımı toplumun önüne ve siyasetin orta yerine ve medyanın gündemine koyan açılımcı beyler...

 

Ben size adını koyarak bir açılım öneriyorum. Hem de acil, hem de hemen, hem de hiç vakit kaybetmeden. Açılımın adı “İnsanlık Açılımı” Açın mapusların kapılarını ölümcül hastalara, üç gün ömrü kalmışlara, sadece onlara değil mapus damında tedavisi engellenen tüm hastalara, onlar da ölümcül olmadan. Güler Zere’nin kapısını hemen açın. Bırakın o ne idüğü belirsiz “açılım” safsatalarını... Önce insan olmanın gereğini yapın, insanlık açılımı yapın, öncelikle Güler Zere’yi bırakın, sonra tartışın ne zıkkımsa o ağızlara sakız açılımınız...

 

Trilyonluk cezaların hükümlülerini bağışlayıp, bir insana evinde döşeğinde ölümü çok gören beyler... İnsanlık açılımı... Hemen... Şimdi...








Refleks, karşı koyma, tepki verme bir yaşam belirtisidir. Cansız bir bedeni bıçaklayın, üstüne işeyin, yüzüne tükürün, üzerinden traktörle geçin, hatta iğfal edin... Karşı koymaz size, çünkü cansızdır. Seksen küsur yıllık bir cumhuriyet sinsi bir planla adım adım yok edilir, ülke kaderine razı bir fahişe gibi pazarlanır, koskoca bir toplum ortaçağ karanlığına savrulur, cumhuriyet çocukları, aydınlar, bilim adamları irticai faaliyetlerin odağı olduğu tescilli bir iktidarın sultanlığında susturulur ve kökleri kurutulurken... Eğer hala o toplum, eğer hala o cumhuriyet bir tepki vermiyorsa...

 

Yaşamı boyunca tanık olduğu her türlü rezilliğe her seferinde duraksamaksızın ve şiirinin namlusunda daima hazır ve nazır mermi gibi kullandığı sözcükleriyle tepki veren adam gibi adam, aydın gibi aydın, şair gibi şair Can Yücel’i uğurladığımızın onuncu yılında anıyoruz.

 

12 Ağustos 1999’dan beri bu ülke CAN’ sız...

 





 

Gün gelir bu işe bu millet de şaşar
Tam kurşun işlemez deminde karanlığın
Bir ateş böceğidir başlar.

 

Can Yücel




Demirtaş Ceyhun... Adı gibi yaşadı ömrü boyunca, yumuşakça olmadı... Doğru bildiklerini yaşadı ve doğru bildikleriyle dimdik durdu... Çıkarlarının tutsağı olup kendini ve kalemini pazara çıkarmadı... Devrimciydi, gerçek bir “Aydın”dı... Onu en güzel ifade eden, ölümünün ardından oğlu Ozan’ın şu tümceleri bence. “Doğru bildiği şeyleri yaptı. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ben daha çocukken askerler babamı alıp götürdüler. Çocukluğum hep babamı aramakla geçti.”

 

 

Kendisiyle ilk kez Zap Suyundaki Devrimci Gençlik Köprüsü yapımında karşılaşmış ve tanışmıştım. Yani kırk yıl geçmiş aradan. Geçen sene de Milas Ören’de Melih Cevdet Anday Şiir Günleri’nde karşılaştık ve anılarla o kırk yıl öncesine uzandık paylaştığımız masada... Son görüşmemiz imiş, bilemedim.

 

Güle güle sevgili Demirtaş Hocam, güle güle...

 



Nâzım’ın Güneş’e yürüdüğü gün bugün... Her zaman şiirleriyle iç içe olsam da bugün onu özel olarak bir şiiriyle anmak istedim ve şöyle bir bakındım etrafıma, aşağıdaki şiirini seçtim...

 


 

 

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!


Nazım Hikmet Ran

Hani...

19/5/2009


Sevgili Türkan Hocam;

 

Bugün 19 Mayıs 2009...Bugün Çağdaş Türkiye için ilk adımın atıldığı günün 90. yılı. Çağdaş Türkiye’ye adanmış bir ömrün de, binlerin eşliğinde son adımını attığı gün bugün.

 

Teşvikiye Camiine sekiz yüz küsur kilometre uzağım sevgili hocam ve elimi ayağımı bağlayan sağlık sorunlarım nedeniyle koşup gelemediysem de...

 

Hani karşı ağaca bir serçe kondu ya hocam sen musalla taşındayken sessiz sedasız... İşte o kuş bendim.

 

Hani bir kız çocuğu vardı kalabalıkta arkadaşlarıyla koşup gelmiş, hani çağdaş Türkiye için sulayıp yeşerttiğin kardelenlerden biri... İşte o bendim hocam.

 

Hani kalabalıktan bir el çok sevdiğin papatyalardan bir demet attı ya tabutunun üzerine... O demetteki papatyalardan biri de bendim.

 

Hani bir gözyaşı sessizce karışıverdi ya Teşvikiye’den Zincirlikuyu’ya doğru akan insan seline... O gözyaşı bendim hocam.

 

Hani ışıl ışıl bir umut vardı ya sevgili hocam, cami avlusunu, sokağı, caddeleri doldurmuş çağdaş bir Türkiye umudu... O umut baştanbaşa bendim sevgili öğretmenim.

 

Ve Sevgili Türkan Hocam... Hani bir utanç vardı ya, hani sana hasta yatağında terörist muamelesi yapılmasına engel olamamanın utancı...

 

O utanç da bendim hocam... Bağışla.

 





























Kına Yakın...

18/5/2009


Kına yakın Voltair’in o ünlü sözünü bayrak yapan, ama kendi gibi düşünmeyenlerin düşüncelerini serbestçe ifade edebilmelerini savunmak şöyle dursun susturmak için seferber olanlar...

 

Kına yakın insan haklarından yana olduğu yalanlarıyla etrafa caka satıp, insanların en temel hakları çiğnenirken avuçları patlarcasına alkışlayanlar...

 

Kına yakın aydınlığın meşalesinden gözleri kamaşan ve o meşaleyi söndürmek üzere gönüllü itfaiyeciliğe soyunanlar...

 

Kına yakın insanları mahkeme önüne çıkarmadan manşetlerinde, köşelerinde yargılayıp infaz edenler...

 

Ardında bıraktığı kısa yaşama sığdırdıklarıyla karanlığa ve bilmezliğe darbe üstüne darbe vurmuş olan “Darbeci Türkan Saylan” öldü...

 

Kına yakın ve büyük bir şehvetle köpükler saçarak düğün bayram edin, yakışır size... Türkan Saylan öldü...

 


 

 

 



Yerleşik kültüre geçme sürecini henüz tamamlamamış yarı göçebeler olarak, yerleşik kültürün ürettiklerinden devşirdiğimiz değerlerden biridir Anneler Günü. Oysa göçerlerin de bir yarısı annedir ama onlarda böyle fırsatları değerlendirip paraya çevirecek kapitalist cingözler yoktur. Annesinin ölümünden sonra yaşadığı duygularla “Anneler Günü” fikrini geliştirip bir giysi tüccarının finansörlüğünde yaşama geçiren Anna Jarvis, annelere vefa duygusunun dile getirileceği bir gün olarak düşündüğü bu günün kapitalizm için sadece ve sadece bir para tuzağına dönüştürüleceğini bilebilseydi, bu güne öncülük eder miydi?

 

Nitekim bu günü bir ticarî çıkar sağlama aracı olarak kullananlara karşı açtığı bütün davaları kaybedip dünyadan elini eteğini çeken, varını yoğunu, hatta ailesinden kalan evi bile kaybeden ve dostlarınca yatırıldığı sanatoryumda mutsuz, yarı görmez ve yalnız biri olarak ölen Anna Jarvis, bu günü akıl ettiğine pişman olarak ölmüştü büyük olasılıkla... Ve ne acı bir kara mizah örneğidir ki, Anneler Günü’nün fikir anası Jarvis hiç evlenmemiş ve annelik duygusunu da tadamadan ölmüş.

 

Anneler Günü’nü elbette önemsiyorum. Çünkü o günde o güne ilişkin olarak sizin ne düşündüğünüz değil, annelerin ne düşündüğü ve onların beklentileri önemli. Bu günün kapitalizm tarafından tüketimi pompalamak amacıyla kullanılmış olması ne annelerin suçu ne de umuru. Erkek egemen bir dünyada kadın olarak kendilerine değer verilerek adanmış özel bir gün Anneler Günü onlar için. Bir öpücük, bir çiçek, uzaktaysanız bir “Alo” bile yeter onların gönlünü almanıza, onlara değer verdiğinizi duyumsatmanıza, onları mutlu kılmanıza. Eğer değerleri parasal ederiyle tartanlardan iseniz o başka tabii.

 

Her devşirilmiş ama özümsenmemiş değer gibi Anneler Günü’ne ve annelere verdiğimiz değer ve önem de yama gibi duruyor çoğumuzun aynasında. 365 gün kızıp sinirlendiğimizde “Ananı...!” diye başlayan küfürlerle gıyabında andığımız ve  taciz ettiğimiz anaları, 366. gün Anneler Günü olduğu için yücelterek onlara ne kadar değer verdiğimizi kanıtlamış oluyoruz böylece!

 

“Dedim ya annem de var, ama çay pişirmez size.

Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi.

Bilmem ki, bilmiyorum da belki de benim annem yok,

Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe...”

 

Edip Cansever / Umutsuzlar Parkı’ndan.

 

Görünmezliğe alışmış annem başta olmak üzere, tüm annelerin kokusunu arayacağım bugün içeceğim her bardak çayda.