Kafası Basanlardan mısınız?

 

 

 

Anımsayacaksınız kısa bir süre önce Başbakan Erdoğan üniversite profesörleri ve rektörler için “Kafaları basmıyor!” demişti. Aldığı İmam Hatip eğitimi sayesinde hukuktan uluslararası ilişkilere, ekonomiden eğitime her alanda edindiği engin bilgisiyle, belli bir bilim dalında kariyer yapmış, uzmanlaşmış, o alanın profesörü olmuş kişilere niçin böyle dediğini benim de “kafam basmamıştı” Ama utandığım için, sanki kafam basıyormuş da anlamışım gibi yapıp her zaman olduğu gibi çılgınca alkışladım.

 

Ne yalan söyleyeyim, bazı kavramları benim kafam basmıyor. Nasıl bassın ki? Sözünü ettiğim kavramlar felsefî bir arka planı ve içeriği, bir düşünce sistematiği içinde anlamı olan sözcüklerdir. Oysa ben Felsefe geleneği, filozofu olmayan, öğrencilerin felsefe ile tanışmadığı, okullarından felsefenin neredeyse kaldırıldığı bir toplumda büyüdüm. Yani kavramların felsefî anlamıyla değil sözcük anlamıyla tartışıldığı bir ülkede büyüdüm ben.

 

Eğer felsefe okumadıysanız, eğer o felsefî kavramların içerdiği anlamı bilmiyorsanız, o kavramların sözcük anlamları ile tartışırsınız doğal olarak. Örneğin; “Kuvvetler Ayrılığı”, örneğin “Demokrasi”, örneğin “Özgürlük”, örneğin “Referandum”. Ve yaşamımızda yer tutan bunlar gibi çok önemli bütün öbür kavramlar. Hepsi batıdan ithaldir. O yüzden eğer bu kavramların felsefi anlam ve derinliğini kavrayacak eğitimden yoksun iseniz, o kavramların Türkçe karşılıklarının sözlükteki (çeviri) anlamına bakarak ve o kavramları anladığınızı sanarak, o kavramlar üzerinde aslanlar gibi tartışırsınız.

 

Örneğin Sayın Başbakan’ın son günlerde bir kaç konuşmasında dile getirdiği bir sıkıntısı var. “Yargı, Yasama ve Yürütme’ye ayak bağı oluyor, Yargı bize karışıyor, yargı bizi kuşattı...” şeklinde özetlenebilecek çok haklı bir yakınma! Başka işi olmadığı için düşünmeyi seçen Fransız Politik düşünürü Montesquieu – başka işi yok ya- 18. yüzyılın ilk yarısında oturmuş “Kuvvetler Ayrılığı” diye bir kavram ortaya atmış. Sağlıklı bir devlet yönetiminin ancak devlet aygıtını oluşturan unsurlar olarak Yasama, Yürütme ve Yargı’nın birbirinden ayrı ve bağımsız olmasıyla mümkün olabileceğini öngörmüş.

 

Buna göre; Yasama tarafından kabul edilen yasaların Anayasa’ya uygun olup olmadığını, Yürütme’nin idarî işlemlerinin yasalara uygun olup olmadığını denetleme görevi T.C. Anayasası’nda kendisine görev olarak verilen Yargı, bu görevini yerine getirdiğinde, yani Yasama’nın çıkardığı bazı yasaları, Yürütme’nin de bazı işlemlerini yasalara uygunluk açısından denetlediğinde haliyle Yasama ve Yürütmeye -yani Sayın Erdoğan’a- ayak bağı olur ve Sayın Başbakan da haklı olarak “Yargı bizi denetliyor!” diye feryat eder.

 

Engin felsefe bilgisiyle elbet vardır bildiği Sayın Başbakanımın. Ama ben bilmediğim için kafam basmaz ve kuvvetler ayrılığı dendi mi “karı-koca ayrılığı” gibi bir şey anlarım. “Yahu bunlar madem ayrı, kadın niye karışıyor kocasına?” diye anlarım. Anayasa’daki Yasama, Yürütme ve Yargı’nın birbirinden bağımsız olmasını da, “Herkes kendi işine baksın, Yargı Yasama ve Yürütmeye karışmasın, o sadece ne kadar muhalif varsa hukuka uygunmuş değilmiş aldırmadan hapishanelere doldursun, yargılamadan senelerce içeride yatırsın, başka bir şeye karışmasın, Yasama ve Yürütme de yapacaklarını rahat rahat ş’apsın” diye anlarım. Çünkü “Kuvvetler Ayrılığı” kavramına benim kafam basmaz.

 

“Özgürlük” kavramı mı? Onu da sözlüklerden bilirim. Herkesin canının her istediğini yapmasıdır özgürlük. O yüzden, örneğin herkes gibi inanç özgürlüğüne sahip Satanistler inançlarının gereği olarak Taksim’in ortasında bir gün bir kedi kurban etseler... İnanç özgürlüğünü bilen ve bu özgürlüğe saygılı bir vatandaş olarak ben müdahale etmeye kalkarsam, inanç özgürlüğüne saygılı biri mi olurum saygısız biri mi, kafam basmıyor.

 

“Demokrasi” kavramını da sözlükten öğrendim ve halkın seçimler yoluyla meclise gönderdiği temsilciler vasıtasıyla kendi kendini yönetmesi demek olduğunu elbette biliyorum. Mesela bir partinin seçimde oyların yüzde otuz beşini alıp da mecliste koltukların yüzde altmış beşine sahip olmasının, halkın üçte birinin oyunun mecliste temsil edilmemesinin, vatandaşa zahmet olmasın diye milletvekillerini liderlerin seçip halka onaylatmasının demokrasi demek olduğunu biliyorum. Ama ben bu demokrasinin neresindeyim, işte ona kafam basmıyor.

 

Kafamın bastığı hiç bir kavram yok mu? Olmaz olur mu? Hem de yüzde yüz yerli malı ve dünyanın başka hiç bir gerçek demokrasisinde olduğunu da sanmıyorum. “Millî İrade!” Seçimde aldığı anasının ak sütü gibi helal yüzde otuz beş, yüzde kırk yedi gibi oylarla milli iradeyi temsil eden AKP -yani millî irade- nasıl oluyor da Yargı tarafından denetleniyor kafam basmıyor bir türlü.

 

Ya siz? Ya siz kafası basanlardan mısınız?


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !