acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

                                              

  Gaffar Abla Dert Dinliyor        

 

gaffarabla@gmail.com                                                                                            

 

                                                                                                                 

 

 

Afyonkarahisar’dan Makbule İçli soruyor:

 

Sevgili Gaffar ablacığım; benim derdim çok büyük. Ben en yakın arkadaşım Sevgi’nin sevdiği erkeğe âşık oldum. Tabii bunu Sevgi’ye söyleyemedim. Biz Sevgi’yle küçükten beri ikiz gibi birlikte büyüdük, bunu duyarsa yıkılır!  Kendimi ona ihanet etmiş gibi hissediyorum. Kendimden nefret ediyorum. Allahım ben ne kötü bir kızım Gaffar Abla! Gerçi Brad’in, yani Brad Pitt’in, ne Sevgi’nin ne de benim onu sevdiğimizden haberi bile yok. Bilse elbette beni seçer ve Sevgi bir kez daha yıkılır. Onun için bu aşkı unutup yüreğime gömmeme yardım et Gaffar ablam...

 

 

Sevgili Makbule kızım, maşallah sen çok vefalı bir arkadaşsın. Ama ne yapsan da bu aşkı unutamazsın. Onun için benden sana tavsiye, Sevgi’ye söyle Brad Pitt’e âşık olduğunu yazıp mektup atsın. Hiç merak etme, Brad ona “Aramızda okyanus var kavuşamayız” diye cevap yazacaktır. Bu sefer Sevgi’ye masusçuktan “Dur şakadan ben de yazayım” deyip sen de yaz. Nasıl olsa Brad sana “Ben de seni seviyorum Makbule!” diyecek... Sevgi senin ikizin sayılır, bağrına taş basar, senin mutluluğun onun mutluğu sayılır,  çekilir aradan. Brad hemen Angelina Jolie’yi boşayıp sana koşar, dillere destan bir düğün yapar ve siz erersiniz muradınıza, Sevgi’yle biz de çıkarız kerevete, gökten üç elma düşer, ister yeriz ister hoşaf yaparız. Siz de Brad’le n’aparsanız yapın, sizi gidi sizi!


Bu CHP’liler iflah olmaz derim de başka hiç bir şeycikler demem. Ne demiş atalarımız? “Can çıkar huy çıkmaz!” Bunlar da canları çıksa bile yalan söylemeye mezarda devam edecekler hiç kuşkunuz olmasın. Ne o öyle AKP meclisteki açılım görüşmelerini Atatürk’ün ölüm yıldönümüne denk düşürdü diye afralar tafralar, karşı çıkmalar? Açılıma karşıyız demiyorlar da kalkmış “Görüşmeleri ertesi gün yapalım” diyorlar. Böyle önemli ve acil bir konu ertesi günü bekler mi yahu?

 

Hadi bu neyse ne de, neden o gün mecliste “Atam İzindeyiz”, “Emanetine Sahip Çıkacağız” diye pankartlar açıyorsunuz! Hani siz açılıma karşıydınız kardeşim! Ya ardından da “Başbakan Meclis Başkanını azarladı!” yalan ve iftirasını atmanıza ne demeli? Yazıktır ve de ayıptır yahu! Ne bu cihanda Ergenekon mahkemesinde, ne de öbür cihanda ahiret mahkemesinde bunun hesabını veremeyeceksiniz aha şuraya yazıyorum. Çünkü olayın aslı öyle değil ve azarlama paylama falan da yok.“Nereden biliyorsun?” derseniz, olayı bizzat yaşayan kapı gibi bir tanığım var.

 

Trakyalı hemşerilerimden biri ertesi gün beni arayıp anlattı olayın aslını. “Te geçen gün eptende bi cinnet geçirip üj bej kişiyi doğradım be yaa. Kendime gelince bi de ne güreyim, er tarafım kan içinde. Şincikin gidip burada karakola teslim olsam ümüğümü sıkarlar benim anadın mı. Baktım Abur’da teslim olanları davul zurnayla selbes bırakmaktalar, dedim Abur’a gideyim be yaa. Ama gitmeden önce Sayın Başbakanıma süleyeyim de göndersin savcısını hâkimciğini ayacığıma, beklemeyeyim Abur’da boşu boşuna onca saat.

 

Efendima süleyeyim vardım Ankara’ya ararım Başbakanımı, dediler “A be o mecliste açılım yapar annadın mı.” Gittim meclise baktım ki Başbakanım meclis başkanının önünde gayet saygılı bir şekilde ceketini iliklemiş de konuşur. Dedim lafını bölmeyeyim, durdum bir kenarcıkta dinlerim. Sayın Meclis Başkanımdedi Başbakan aynen Te bu susak aazlılar pankart açıp dururlar, istirham etsem acaba müdahale etmeniz mümkün mü be yaa Sayın Meclis Başkanım? A be em siz bu meclisi ne güzel yönetiyorsunuz!” Aynen böyle süledi nah bu kulacıklarım şahidimdir anadın mı.”

 

Hemşerime “Sen şimdi nereden arıyorsun, Habur’a gittin mi?” diye sordum tabii. “Yok be kapçık aazlı” dedi telefonda. Biraz sustuktan sonra da ekledi “Te bi kaç güne kadar benden aber alamazsan bil ki Silopi mapısındayım. O zaman erkese anlat be yaa “A be bu pankartların açılmasına nasıl izin verirsin? Attırasın o kartonları dışarı! Bu nasıl bir meclis yönetimi be yaa!” aynen böyle süledi Başbakan.”

 

Hemşerimin yalancısıyım, olayın aslı budur.

 

 

 


Gaffar Abla Dert Dinliyor

 

gaffarabla@gmail.com

 

 








İzmir Karşıyaka’dan İlhami Boynuz soruyor:

 

Sevgili Gaffar Abla; ben 65 yaşında, 1.58 boyunda, kemikli 76 kilo, kel ama çok şık perukları olan, Allaha şükür gelir durumu Türkiye ortalamasının kat kat üzerinde bir iş adamıyım. Yeni Türk Lirası ve döviz hesaplarımın olduğu banka şubesinde işlemlerimi yapan 24 yaşında bir memur hanım iki hafta gibi kısa bir sürede bana deliler gibi aşık oldu. Yıldırım aşkı dedikleri bu olsa gerek gaffar Abla.

 

Hanımın boyu 1.75, ölçüleri 88–60–91. Yüz güzelliği derseniz, sanki bir ressam boş zamanında oturmuş da özene bezene çizmiş. Ben yine de karımı boşayıp onunla evlenmezdim ama bu aşk acısına daha fazla katlanamayıp intihar edeceğini söyleyince dayanamadım. 39 yıllık karımı yüklüce bir meblağa razı ederek boşadım ve Mügeciğim ile mutlu bir evlilik yaptık.

 

Sizden istirhamım; beni çok rahatsız eden bir konuda Mügeciğimi üzmeden ne yapmam gerektiği konusunda fikir verip bana yol göstermeniz. Mesele şu Gaffar Abla; ben işim gereği sık sık yurt içi ve yurt dışı iş seyahatlerine çıkıyorum. Mügeciğim bir kuş yavrusu gibi ürkek olduğundan ben seyahatte iken evde yalnız kalınca korkuyor. O yüzden benim yokluğumda bir dayısının oğlu, bir amcasının oğlu ve bir de halasının oğlu sırayla bizim evde onunla kalıyorlar ki, yalnız korkmasın.

 

Hepsi de maşallah sırım gibi oğlanlar. Ama çok üzülüyorum. Çünkü benim yüzümden Mügecik yalnız kalmasın diye onlar işlerinden güçlerinden kalıyorlar. Ben onların bu iyiliklerini onları ve Mügeciğimi rencide etmeden nasıl ödeyebilirim? Üçüne de ayrı ayrı birer araba hediye etsem ayıp olur mu? Yaptıkları iyiliği parayla satın almış gibi olurum da gururları incinir mi? Düşün düşün işin içinden bir türlü çıkamıyorum. Hele Mügeciğimi üzersem diye ödüm kopuyor. Ne olur bana bir akıl, bir fikir ver Gaffar Abla. Ne yapayım?

 

 

 

Evladım İlhami... diyemeyeceğim çünkü yaşın benden büyük. Üstelik benim gibi katı değil çok duygusal ve hassas yüreklisin. Benim sana akıl fikir vermek ne haddime? Çok iyi düşünmüşsün ama eksik düşünmüşsün. Hediye edeceğin arabalar benzinsiz yürür mü? Sonra o iyiliksever delikanlılar Mügecik korkmasın diye kimbilir ne kadar uğraşıp ter döküyorlardır. İyi beslenmeleri lazım ki hırsız mırsız gelirse başa çıkabilsinler. Ayrıca, biricik Mügeciğinin akrabaları Mahmutpaşa’dan giyinecek değil herhalde. Onun için sen onların her birinin banka hesaplarına ne onlara ne de Mügeciğine hissettirmeden her ay şöyle hatırı sayılır bir miktar para yatır derim. Çok şanslısın İlhami, sana çılgınlar gibi aşık bir Mügen var, kıymetini bil öküz herif seni! Ay, ağzımdan kaçtı, sana demedim. Çaycı çocuk çayı döktü de ona dedim. Kih kih kih! Ay öleceğim gülmekten, ne salak çaycılar var...

 

Ekranlarda izleyip gazetelerde okuyorum da, hastanelerin acil servislerinde iğne atsan yere düşmüyor. Bir yanda değişken havalardan ötürü aksıran tıksıran, bir yanda küreselleşmenin son kıyağı olan domuz gribi modasından tırsmış vatandaşlar... Kimi pijamayla, kimi kucağında bebesi, kimi maaile hastanelere koşmakta. Ne de olsa can tatlı! Ama sonuçta ne oluyor? Hastaneler yangın yeri!

 

Hükümet de vatandaşı kendi haline bırakmış, kendi içinde “Başbakan da aşı olacak, olmaycam işte!” açılımı yapmakta. Baktım iş yine başa düştü vatandaşa yardımcı olmak lazım. Yoksa hem vatandaş hem de doktorlar, hemşireler gripten değil ama izdihamda ayakaltında kalıp telef olacak. Vatandaşın grip olup olmadığını hastaneye gitmeden de kendi kendine basit bir testle anlayabilmesi için, o testi AR-GE çalışmalarım çerçevesinde geliştirip büyük bir vicdan huzuruyla ve hiç bir çıkar gözetmeden saygıdeğer halkıma sunmayı insanî bir görev bildim.

 

Test çok basit. Burnunuzda hafif bir hareketlenme hissettiniz, kaşınıyor, bıraksanız aktı akacak hemen 112 acil servisi aramayın. Mendile sarılıp silmeden önce bir kaç kere burnunuzu çekecek ve çıkan sesi dinleyeceksiniz. İşte o ses size grip olup olmadığınızı, eğer grip iseniz hangi tür grip olduğunuzu söyleyecek.

 

Eğer burnunuzu çektiğinizde “Mıck, mıck” diye sesler çıkıyor, çekmediğinizde “Şıp, şıp” damlıyorsa ya mevsimsel griptir, ya da soğuk algınlığı...

 

Ama burnunuzu çektiğinizde “Hork, hork” diye sesler çıkıyorsa kesin domuz gribisiniz.

 

Burnunuzu çektiniz “Cik, cik” diye bir ses çıktı... Kuş gribi olmuşsunuz.

 

Burnunuzu çekerken yüzünüzün gerildiğini hissettiniz ve aynaya baktınız ki tam burnunuzu çektiğiniz anda gözleriniz çekik çekik oluyor, siz Asya gribi olmuşsunuz...

 

Burnunuzu çektiğinizde eğer “Sanki beni öpüyorlar” makamında “Oh, oh!” diye sesler çıkıyorsa, biz buna iktidar gribi diyoruz.

 

Hayır, burnunuzdan gelen sesler “Vıck, vıck” şeklinde yağlama yıkama sesleriyse bu da yandaş medya gribi...

 

Baktınız ki ses biraz daha sert, biraz daha insafsız, kimileyin “Dan, dan” sesler geliyor, kimileyin “Ciyuv, ciyuv!”...Siz iflah olmazsınız. Tetikçi köşe yazarı gribi bu.

 

Eğer burnunuz sabaha karşı kaşınmaya başlıyor, “Aktım, akacağım” diye sizi uyarıyorsa, hemen küçük bir çantaya diş fırçanızı, traş takımınızı, bolca kitap, bir kaç iç çamaşırı, pijama niyetine kalın bir eşofman koyun. Silivri soğuk olur, gripten değil ama zatürreden gidersiniz alimallah. Sizde potansiyel Ergenekon gribi var ki kaçışı yoktur çünkü buna doktorlar değil savcılar karar verir.

 

Eğer burnunuzu çekerken ateşiniz de çıktıysa, kesik kesik öksürüyorsanız, vücudunuzda ağrı ve halsizlik hissediyor sık sık hapşırıyorsanız, yüzde kızarıklık, iştah kaybı varsa, başınız ve boğazınız da ağrıyor ve orta dereceli nefes darlığı çekiyorsanız, siz düpedüz gripsiniz. Hiç korkmayın. Çokbilmişlerin dediği gibi eğer ilaç alırsanız yedi günde, almazsanız bir haftada kendi kendine geçer... Öyle hemen hastanelere koşup da paniğe neden olmayın.

 

Geçmiş olsun.

 

 

 


Ben karımı çok seviyorum hâkim bey, aslında bizim şu anda burada olmamamız lazım. Okulu bitirmişim, askerliğimi bitirmişim, işe girmişim, sıra gelmiş evlenmeye... Zaten annem de her gün başımın etini yemekte “Evlen de mürüvvetini göreyim yavrııım, ölürsem gözlerim açık gidecek yavrııım!” Yahu o zamanlar böyle hipermarketler yok ama süper marketimiz eksik değil. Raflara koysalar gidip seçeceğim en iyisinden annemin gönlü olsun, olsun da gözleri açık gitmesin.

 

Ben ilke sahibi adamım hâkim bey, büyüklere ve onların arzularına isteklerine saygı duymak en birinci ilkem. Öyle duymazdan gelmek, kulağının üstüne yatmak, “Bugün olmazsa yarın” deyip kandırmak yazmaz bizim kitabımızda. Eşe dosta haber saldım “Aman helal süt emmiş bir hanım kız, iyisinden. Yoksa –Allah gecinden versin- annemin gözleri açık gidecek” Her gün bir müjde umuduyla bakmaktayım rastladığım tanıdıkların yüzlerine ama müjde vermek bir yana, herkeste alay eder gibi aynı soru “Daha evlenemedin mi? Annenin gözleri açık gidecek, ayıptır ayıp! Bir de ilke sahibi adam olacaksın güya... Cık cık cık!”

 

Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey, pes etmek, vazgeçmek yazmaz benim kitabımda. Baktım eşten dosttan hayır yok, işyerine iş takibine gelenlere sormaya başladım “İyisinden, helal süt emmiş bir hanım?” Kimi ilgileniyor, kimi “Bu evrakı şimdi kime imzalatacağım?” diyerek duymazdan geliyor. İlke sahibi olmayınca duyarsız oluyor insanoğlu, ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey.

 

Derken bir gün işyerinde, daha önce kendisine de sorduğum bir hanım vatandaş elindeki evrakla üst kata giderken bana uğrayıp “Şuayip bey” dedi “Helal süt emmiş, hem de iyisinden, tam size göre” Elimdeki işi bıraktım, hemen buyur ettim hanımı ama elindeki evrakla yukarı çıkıp işini görecek “Sonra uğrarım” dedi. Olur mu hiç! Ya unutur da uğramazsa? Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey, bugünkü işimi yarına bırakır mıyım? Hemen aldım elinden evrakı, baktım üst katta Rasim beye gidecek. Açtım Rasim’e telefonu “Sana göndereceğim evrakın işlemini hemen yap” deyip kapattım. Odacıya verdim kâğıtları, çay ocağından geçerken iki de kahve söylemesini tembihledim...

 

Nazife Hanım –adı Nazife imiş bu ilke ve sorumluluk sahibi hanımefendinin- oturdu ve “Gülten çok iyi kızdır, ben onun çocukluğunu bilirim” diye başladı söze. “Güzel mi güzel, iyi huylu mu iyi huylu, hanım mı hanım. Sadece bizim mahallenin değil cümle çevre mahalle erkekleri hep peşinde ama namuslu mu namuslu. Zaten babasıyla iki abisi küçükten beri önce dövüyorlar, sonra tembihliyorlar ‘Bir erkekle görürsem bacaklarını kırarım!’ Kız liseyi bitirdi, üniversiteye göndermediler açılıp saçılır diye. Bir iki kez işe girmek istedi “Orospu mu olucan!” diye iki abi bir babadan teker teker dayak yedi.

 

Güzel kız, isteyeni çok ama baba ile abiler her damat adayını “Hayırlısıysa olur ama dur bakalım. Önce biz seni bir iyice tanıyalım. Şöyle beş altı ay çevrede soruşturup izleyelim” diye oyalıyor, kimi bıkıp vazgeçiyor, kimi de abilerden dayak yiyerek. Böyle böyle kız geldi otuz iki yaşına, abilerden biri bu arada Almanya’ya gitti, öbürü bir damat adayını dövünce akrabaları tarafından bıçaklanıp öldürüldü, geçen gün baba da alkol komasında girince Gülten anacığıyla kalıverdi bir başına.

 

Bu sefer annesi başladı ‘Ben de ölürsem kurda kuşa yem olursun, bir an önce evlen’ diye. Zavallı Gülten hiç gün yüzü görüp arkadaş edinemedi ki... Kimi kimseyi tanımaz. Sonra evlilik bu, anne çok istiyor diye kapı önünden geçenle de evlenilmez ya. Geçen gün evlerine gittiğimde annesi yoktu, yana yakıla dert yandı bana, ağlaya ağlaya eridi yavrucağız. Aklıma siz geldiniz hemen, söyleyeyim dedim.”

 

Yahu kız benden üç yaş büyük! Ama bir ortak yanımız var, Allah göstermesin hemen evlenmezsek ikimizin annesinin de gözleri açık gidecek. Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey, kişisel kaygıları büyüklere saygının önüne geçirip egoist ve hele de vefasız ve nankör olmamak lazım. Uzatmayayım, biz evlendik. Ne yalan söyleyeyim ikimiz de birbirimizi çok sevdik hâkim bey. Annelerimiz memnun, biz mutlu, sanki kırk yıldır sevişiyoruz. Ben ilke sahibi bir adamım, sevmeyip de severmiş gibi yapmam. Allahı var, Gülten de öyle.

 

Evleneli daha üç ay olmadı hâkim bey. Gülten “Ayrılalım” diye tutturdu. Ben buna ilk geceden beri el sürmüyorum ya, “Erkeklik görevini yapmıyorsun!” diye açıyor ağzını yumuyor iki çeşme gözünü, evde başka konu yok üç aydır. Çok şükür birbirimizi çok seviyoruz da sağlam bir evliliğimiz var. Hatta Gülten bana ilk günler “Yoksa sen şey misin?” diye takaza ettiğinde bile ne kızdım ne köpürdüm. Kendisiyle –af edersiniz- işte öyle alt alta üst üste niçin sevişmediğimi her seferinde tane tane açıkladım ama bana olan sevgisi onu kör ve sağır etmiş hâkim bey.

 

Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey. Öyle laf olsun diye ilke sahibi olunmaz. Bir ilken varsa ona sonuna kadar uyacaksın. Yoksa ilkelerin ne değeri, ne anlamı kalır hâkim bey? Benim en birinci ilkem; işyerindeki masamın üzerinde, evimin girişinde karşı duvara astığım çerçevede, cüzdanımda yıllardır sakladığım kâğıtta yazılı olduğu gibi “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma.” Ben bunu ilke bellemişim, bugüne kadar bu ilkeye uygun yaşamışım, bu yaştan sonra insan ilkesinden, hele böyle çok önemli bir ilkeden vazgeçer mi hâkim bey?

 

Gülten boşanma davası açabilir, hakkıdır. Siz de boşayabilirsiniz, adaletin kılıcına boynum kıldan incedir çünkü ben ilke sahibi bir adamım. Ama nasıl yaparım hâkim bey, ben nasıl Gülten’le öyle alt alta üst üste... Ben Gülten’i nasıl olur da kendi istese bile... Affedersiniz yani düşüncesi bile korkunç... Artık takdir sizindir, ben ilke sahibi bir adamım, öperim ama daha fazla ileri gidemem, kendime yapılmasını istemediğim şeyi sevgili karıma, Gülten’e nasıl yapayım hâkim bey? Ne karar verirseniz boynum kıldan incedir, çünkü ben ilke sahibi bir adamım.

 


Eşimin benden gizli biriktirdiği üç beş kuruşun üzerine iki de bileziğini de satarak ekledikten sonra tatile çıktık ya, geldiğimiz küçük kıyı kasabasında ucuzundan bir pansiyon bulduk. Yarım saat gibi kısacık bir zamanda ve 35 derece sıcakta yürüyerek pansiyondan denize ulaşıyorsunuz. Böylece hem spor yapmış hem de denize ulaşmış oluyorsunuz ama ulaştığınız yerde denize girilemiyor. Ya teknelere binip ya da kara yolundan minibüslerle çevre koylara gitmek zorundasınız. O gün pansiyona geç saatte yerleştiğimiz için biraz dinlendikten sonra akşamüzeri gezintiye çıktık. Hem çevreyi tanıyoruz hem de yemek yiyeceğimiz kesemize göre bir lokanta arıyoruz. Lokanta dediysem sözün gelişi, lokanta mokanta yok tabii. Her taraf restoran, restorant, restorante... Arada barlar, cafeler...

 

 

Restoranların önünde yiyecek içecekleri gösteren tabelaları var, var da sadece yiyecek içecek listesi var karşılarında fiyat haneleri boş. Kiminde fiyatları da yazmışlar ama o restaurantlara girmesine girer, yemesine yer, içmesine içersiniz de o fiyatlarla hesabı ödedikten sonra ertesi gün tatil biter ve siz arkanıza bakmadan İstanbul’a dönersiniz. Derken o cafcaflı restoranlar arasına kısılıp kalmış, sade, gösterişsiz ama temiz görünümlü bir lokanta gördük. Aslında tabelasında lokanta yazmıyor ama restoran da yazmıyor. “Sabri’nin Yeri.” Girişin hemen önünde yeme içme listesi ve fiyatlar var, üstelik fiyatlar gayet makul de masalar nedense bomboş. Herkes sağdaki soldaki cafcaflı restoranlara doluşmuş.

 

Karımla bir birimize baktık, girdik oturduk bir masaya. Bir masada tek başına oturan, belli ki oranın yerlisi bir köy çocuğu Sabri hemen yanımıza seğirtti “Hoş geldiniz!” diyerek. Bir iki zeytinyağlı, ortaya bir salata ile birer ızgara söyledik, hanım bir bira içti ben iki duble rakı... Doğrusu ya yediklerimiz öyle lezzetli idi ki içimize kurt düştü, acaba kapı önündeki tabelada yazılı fiyatlar geçerli mi diye.

 

Hesabı beklerken hanımın kahvesi geldi benim bir bardak çayım, bu arada benim aklım hesapta. Derken hesap geldi ve gerçekten de kapı önündeki fiyatlar gerçekmiş! Bir “Oh!” çektikten sonra önce masaları dolu restoranlara baktım, sonra da Sabri’nin boş masalarına ve elimdeki hesap pusulasına... Bakışımdan anlamış gibi “Abi” dedi Sabri “Bizim millet lüks yerleri seviyor, benim burası gösterişsiz ya, dönüp bakan yok.” “Yahu” dedim “Olur mu? Sade yerleri sevenler de var.”





O günden sonra her gün tam bir hafta Sabrinin Yeri’nde doyurduk karnımızı ve Sabri’yle de dost olduk. Zaten doğru dürüst müşterisi yok, gelip oturuyor masaya bol bol sohbet ediyoruz. Bizim siparişlerimizden başka kendisi “Şundan da tadın, bundan da tadın” diyerek bize ikramlarda bulunuyor, öyle de tok gözlü. Tatil bitip İstanbul’a döneceğimiz son akşam telefonlarımızı verdik bir birimize, gelecek sene tekrar görüşmek üzere sözleştik, sarılıp öpüşüp ayrıldık.

 

Geçen akşamüzeri aklıma düştü, Sabri’yi bir arayayım dedim bakalım ne var ne yok. Telefonunu uzun uzun çaldırdıktan sonra açtı ve “Merhaba” bile demeden nefes nefese “Abi, ben seni biraz sonra arayacağım” deyip kapattı. Allah Allah! Bir meraklandım, yahu bir sorun mu var? Merak içinde arasın diye beklemekteyim. Biraz sonra dediği, aradan iki saat geçtikten sonra aradı. “Kusura bakma Remzi abi” dedi “Müşterilere servis yetiştirmeye çalışıyordum. İki de garson aldım ama yine de koştura koştura ancak yetişebiliyoruz.”

 

Ben şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemediğimden epeyce suskun kalmış olacağım ki “Remzi abi orada mısın?” diye merakla sordu Sabri. Neden sonra “Evet” diyebildim. “Yahu Sabri doğrusu ya çok şaşırdım. Yanlış anlama müşterilerinin artmasına çok sevindim tabii ama nasıl oldu bu? Sen de mi cafcaflı masalarla, örtülerle, dekorla döşedin lokantanı?” Telefonda bir kahkaha attı Sabri “Yok be abi!” “Eee? Pekiyi nasıl oldu da işler birden açıldı?” “Müşterinin sırrını öğrendim abi” dedi Sabri. “Geçen gün özel yatla gelen bir bey buradan geçerken durdu, boş masalara baktı, sonra yanındakilerle birlikte -iki masayı birleştirdik- benim burada oturdular. Abi masaları bir donattım, yalansız bizim köy doyar. Ayıptır söylemesi verdiği bahşişle bile bir aile bende bir hafta boyunca karnını doyurur.”

 

“Kimmiş, ne iş yaparmış?” diye araya girerek sordum. “Vallahi Remzi ağabeyciğim utandım, haddimi aşmak olur, ayıp olur diye soramadım ama adam bu işleri biliyor. Beni yanına çağırıp lokantayı her gün müşteriyle doldurmak isteyip istemediğimi sordu. Kim istemez! ‘Getir öyleyse dükkânın önündeki şu fiyat listesini’ dedi. Aldı eline kalın siyah ispirtolu kalemi, bütün fiyatları düzeltti teker teker, ikiye katladı. Altı liraysa üzerini çizdi on iki lira yazdı. On liraysa yirmi lira. “Sakın” dedi “Bunu silme. Ben yatla dönüşte 15 gün sonra tekrar uğrayacağım, eğer bu işe yaramaz da müşteri gelmezse on beş gün yemiş içmiş gibi sana ödeme yapacağım.’

 

Abiciğim ben o listeyi temize çektim koydum dükkânın önüne, ertesi gün öğle saatlerinden itibaren müşteriler akın etti. Her gün masalar tıklım tıklım. On beş gün sonra o bey –adı Feyyaz imiş- gerçekten uğradı. Bana gülerek ‘Nasıl?’ dedi “Haksız mıymışım?’ Meğer müşterinin sırrı neymiş biliyor musun Remzi abi, müşteri nerede fiyatlar yüksek ise oraya otururmuş. Feyyaz Bey yanındakilerle bana bunun nedenini de uzun uzun açıkladı ama benim kafam o kadar basmıyor, pek anlamadım. Nedenini boş ver abi, dükkân hiç boş kalmıyor ya ben ona bakarım”

 

Ben şaşkın şaşkın dinlerken araya yine bir suskunluk girmiş olmalı ki “Remzi abi” dedi Sabri “Sen hiç meraklanma, sana hesaplar eski fiyattan. Sen yeter ki gene gel!” Ardından bir kahkaha patlattı ”Sen müşteri sayılmazsın...”

 

 

 

Tamamen kutsal ve baştanbaşa ulvî amaçlarla ifa ettiğimiz görevimiz gereği yazdıklarımız çizdiklerimiz ve karşılığında aldığımız yüklüce bahşişlerden ötürü devamlı maruz kaldığımız insafsız saldırılar karşısında düşündük taşındık ve “Çağdaş sosyal yaşamın kalkanlarından biz niye yararlanmıyoruz sanki yahu?” düşüncesiyle bir dernek kurmaya karar verdik. Lakin “İktidara İliştirilmişler Derneği”,  Yuvarlak Köşeli Yazarlar Derneği” “F Tipi Aydınlar Derneği” gibi bir ad altında dayanışmaya kalksak gene rahat bırakmayacaklar, biz de mademki maksudumuz STÖ olmak, birbirimize iyice dayanıp dayanışmak, öyleyse mesela “Kanarya Sevenler Derneği” çatısı altında toplanalım dedik. Hasan “Olmaz!” dedi. “Ondan çok var. Bizim bir farkımız olmalı ki onlarla karışmasın. Örneğin Karga Sevenler Derneği.”

 


Ancak aramızda bir kaç arkadaş bu fikre pek yanaşmadı. Aslında gerekçeleri hiç de yabana atılacak gibi değil. Efendim bu arkadaşlara göre; biz onca hayvanat arasından sadece birini, yani kargayı seversek muhalif ve münafık ulusalcılar ve malum davanın yandaşları bunu bizim aleyhimize kullanır, öbür hayvanların umurumuzda olmadığı iftirasını yayarlar onun için buna meydan vermemek lazım. Bir kaç arkadaş da “Balık olmadan rakının tadı çıkar mı? Kuzu pirzola gibisi var mı? Balık, kuzu gibi hayvanları da dışlamayalım” deyince,“Bütün Hayvanları Canlı ve Pişmiş Sevenler Derneği”ni kurduk.

 


Biz; karşımızdakilerin dürüstlüğüne ve içtenliğine,  bize ters düşmeyen tüm insan hak ve özgürlüklerine, bizi bağlamamak şartıyla bütün ilke ve değerlere duyarlı ve ayrıca tutarlı olmaya da çok önem veren hem aydın hem de yazarlar olarak, kurduğumuz derneğin bir tabela örgütü olmasını içimize sindiremezdik herhalde. Bunun için arada bir de olsa derneğimizin amacı doğrultusunda etkinlikler yapmayı kaçınılmaz bir görev bildik.

 


İşte bu aydın sorumluluğumuz ve solcu geleneğimizden hareketle derneğimizin ilk etkinliği olarak ormanlık ve yeşillik bir alanda piknik düzenlemeyi kararlaştırdık. Biri profesör ikisi doçent köşe yazarı ve ekran yorumcusu üç arkadaşımızdan oluşan komisyon, Sapanca yakınlarında bir çiftlikle anlaşarak kuzu ve piliç çevirmeden, her türlü ızgaradan ve viskiden kanyağa, rakıdan şaraba içki muhabbetiyle ilk etkinliğimizi düzenlediğinde, en hakiki hayvan severler olarak koltuğumuzun altında post modern kitaplarla tam vaktinde oradaydık.

 


Ağaçtan masalar ve ağaçtan sıralara oturduğumuzda, hemen yakınımızda açılmış olan çukurun üstünde kazığa geçirilip iki çatal arasına yatırılmış ve altındaki korların üzerinde çevrilen kuzu, hemen yanında aynı şekilde bir çukurda korlar üzerinde çevrilen piliçler, onlarca ızgara üzerinde cazır cazır kızartılan pirzolalar, balıklar, köfteler, sucuklar... Kadehlerimizde rakılar şaraplar... Hemen sosyal, siyasal ve kültürel konulu aydın muhabbetlerine başladık tabii. Aslında bir televizyon kanalı bu muhabbeti canlı yayınlasa, hiç olmazsa kayda alıp sonradan yayınlasa memleket kültürüne ne büyük bir faidedir ama böyle bir anlayış ve bilinç nerdeee efendim, nerde?

 


Cengiz bir yandan “Arkadaşlar, hayvan severler olarak hayvanlara ne kadar değer verdiğimizi hiç kuşkusuz göstermeliyiz” der ve ızgara kokusuna gelmiş kediyi tekmelerken, bir yandan da düzenleme komitesinin Lüleburgaz’dan piknik için özel olarak getirdiği kuzu çevirme ustası Hüsmen’e seslendi “Yahu ne güzel de koktu, pişmedi mi daha?” Hasan, “Hayvanlar da en az bizim kadar bu doğanın asıl sahipleridir” deyip piliç çevirmecilere laf attı “Yahu yarım saat oldu, daha kızaran yok mu?”


 




O sırada Ahmet “Biz en az insan hakları kadar hayvan haklarının da savunucusuyuz” diyerek kuzu çevirmenin karşısına geçmiş ve belki kendisine de bir parça düşer umuduyla bekleyen köpeğe yerden aldığı bir taşı savurur ve bu konudaki duyarlılığımıza örnek olurken, Engin’in “Hukuk her şeyden üstündür, hukuksal ilkelerin malum davada çiğnenmiş olması bu gerçeği değiştirmez” diyerek çok önemli bir noktaya parmak basması ve “Yahu ne pişmez bir pirzolaymış bu, açlıktan öleceğim!” diye ızgaranın başındaki emekçi kardeşimize yaptığı espri, bizim ne kadar liberal ve farklı olana hoşgörülü olduğumuzun gerçek yaşamdan somut bir kanıtı idi.

 


Biz böyle çok önemli memleket meseleleri üzerine sohbet ettiğimiz sırada gizlice ızgaraların yanına gidip yarı pişmiş yarı çiğ iki kalem kuzu pirzolayı tabağına alıp masaya dönen Mehmet “Bu hayvanları sevmemiz çok iyi oldu. Zaten hayvanları sevmeyen insanları da sevmez. Hayvan sevmeyen bir Türkiye’yi AB ne yapsın” deyince herkes ızgaralara hücum etti. Tabakları doldurup masaya döndüğümüzde Hasan “Arkadaşlar” dedi “Nankör olmamak lazım. Biz bu hayvanları seviyorsak elbette ki AKP’nin demokratik açılımları sayesinde seviyoruz. Kadehimi Sayın Başbakan Tayyip beyefendi ve onun şahsında diğer velinimetlerimizin şerefine kaldırıyorum.”

 


Ondan sonra uzun bir süre sessizlik oldu, çünkü insan ağzı doluyken konuşmamalı, ayıptır. Hele bizim gibi etik konusunda aşırı duyarlı aydınlara hiç yakışmaz. Şu kuzuyu, tavukları, köfteleri, balıkları bir bitirelim, ondan sonra hayvan sevgisi üzerine görüş alış verişimiz kaldığı yerden devam edecek. Yahu ne olurdu şu muhabbeti bir TV yayınlasaydı da millet hayvan nasıl sevilirmiş görseydi. Neyse, ilk etkinlikte bu kadar aksaklığı hoş görmeli. Ama gelecek piknikte en az üç TV kanalından kamera ve muhabirlere bir hafta önceden haber vermek lazım. Garrrrk!

 

 


Ben aslında İTÜ mezunuyum doktor bey. 10 senedir çalıştığım şirkette piyasa ortalamalarına göre hiç de yabana atılmayacak bir ücret almaya başlamıştım ki şu küresel kriz patladı. Gerçi kriz sayın başbakanın da dediği gibi bizim şirketi teğet geçti ve hatta yaradı bile denilebilir ama memlekette işsizlik tavan yapıp her dört kişiden biri işsiz olunca, bizim şirket “Krize Sen de Dur De!” kampanyası çerçevesinde bir karar aldı, işte ben o zaman işsiz kaldım.

 

Şirket yönetim kurulu (artık hangi vicdan sahibi akıllı üyenin önerisi ise) işsiz üniversite mezunlarından işe eleman almaya karar verdi. Karar iyi hoş ama açık kadro ve eleman ihtiyacı olmadığından şöyle bir formül bulmuşlar. Ben ve benim gibi yüksek ücretli dört elemanı işten çıkarırlarsa asgari ücretten sekiz işsizi işe alabilecekler ve bizim aldığımız ücretin yarısına yakını da kasada kalacak. Yani dört kişiyi işten çıkardılar ama sekiz işsize de iş sağlanmış oldu. İşte böyle vicdan sahibi bir şirket benim eski şirketim. Zaten bu sosyal sorumluluğu sayesinde krizde bile kârına kâr kattı.

 

Bir müddet iş aradım ya bulduğum bir kaç işin ücreti asgari ücret olduğundan kabul etmedim. O kadar yüksek ücret alırken asgari ücrete çalışmak yakışık alır mı, eşin dostun yüzüne nasıl bakarım doktor bey? Günler geçtikçe kenardaki köşedeki birikimim de suyunu çekmeye başladı, iş yok. Derken yaz geldi, parası olanlar tatile çıkmaya başladılar ben hala iş aramaktayım ama güney kıyıları da buram buram burnumda tütmekte. Sonra bir akşam aynada traş olurken “Oğlum Ercan” dedim kendi kendime.

 

“Gerçeği kabul et artık. Kriz seni hem deldi hem de geçip gitmedi. Kıçındaki kriz kazığı ile iş aramaktasın ama görüyorsun işte sana göre iş yok. Paralar hepten suyunu çekmeden yarından tezi yok in güney kıyılarına, az yakışıklı sayılmazsın, çapkınlıkta desen Don Juan eline su dökemez. Tavla zengin bir yabancı hatun, ağzından gir burnundan çık evlen. Yoksa yakında işsizlik ve parasızlıktan sürünmeye başlayacaksın.”

 

Gerçekten de Marmaris’e geldiğimin ertesi günü benden dört yaş küçük bir İngiliz kız ile tanıştım ve can havliyle ne hünerim varsa döktürmekteyim. Kız ailesi ile gelmiş tatile ve aile oldukça varlıklı. Tabii arkadaşlığımıza hiç bir şey demiyorlar da iki gün sonra ben kızı evlenmeye ikna edince kıyamet koptu. Uzatmayayım, küresel krizden sonra İslamcı terörizm belasına çattım bu sefer. Kızın ailesi ben müslümanım diye evlenmemize şiddetle karşı çıkmakta. Margaret’e kalsa ailesini anında terk edip Türkiye’de kalıp benimle evlenecek ama ailenin servetinden istifade edemedikten, en azından Margaret sayesinde İngiltere’ye kapağı atıp orada bir iş bulamadıktan sonra niye evleneyim ki doktor bey?

 

Margaret gece gündüz ailesini ikna etmeye çalışmakta ama aile Nuh diyor Muhammed demiyor. Kızlarının müslüman biriyle evlenmesine dünya yıkılsa izin vermezlermiş. Düşüne taşına sonunda Margaret’le birlikte bir çözüm bulduk. Madem müslümanım diye karşı çıkmaktalar evlenmemize, ben de din değiştirir Hıristiyan olurum! Bizim Türk kızlarıyla evlenmek isteyen yabancı erkekler nasıl Müslüman oluyorlar, ben de Hıristiyan olurum. Böylece Müslüman damat sorunu ortadan kalkar.

 

Bu öneriye de şiddetle karşı çıkmış aile. Çünkü aileyle Margaret konuşuyor, aile bu konuyu benimle konuşmayı kesinlikle kabul etmiyor. “Hayır” demişler. Benim samimi olduğum nereden belliymiş, ya numaradan Hıristiyan olup gizli Müslüman kalacak isem? Hem sünnetli Hıristiyan olur muymuş? Olmazmış öyle şey. İstesem de sünnetli şeyimle gerçek bir Hıristiyan olmam mümkün değilmiş. Yahu kızı bir günde tavlayıp iki günde evlenmeye ikna ettim, aileyle bir haftadır uğraşmaktayım doktor bey.

 

İşin kötüsü, bir hafta sonra İngiltere’ye dönüyorlar. O zamana kadar evlenemezsem eğer, işin yoksa yeni bir yabancı ve üstelik zengin kız ara. İşsizlik bildiğin gibi değil doktor bey, evlenirsem ne âlâ. Yoksa sokaklarda sürünmek var Allah göstermesin! Baktım olmayacak, zorlamaktan beynim zonklamakta ama sonunda bir çözüm buldum! Kızın ailesi de yarım ağızla bile olsa kabul etti. Şimdi şöyle yapacağız. Ben kilisede törenle Hıristiyanlığa kabul edilmeden önce, şeyim sünnetli ya, küçücük bir deri nakli ameliyatıyla küçükken kesilip atılan parça kadarını tekrar yerine diktireceğim sayenizde. Böylece “Sünnetli Hıristiyan mı olurmuş?” diyenlere de açıp sünnetli olmadığımı bi güzel göstereceğim şeyimi gere gere, yani göğsümü.

 

Gözünü seveyim doktor bey, tavuk derisinden bile olsa razıyım ama ne olur iki gün içinde yap şu ameliyatı. Sen bir işsizin işsizlik sorununu çözmesine yardımcı olup küresel krize karşı vatandaşlık görevini yapmış olacaksın, ben işsizlikten kurtulup kapağı İngiltere’ye atacağım, memlekette işsiz sayısı bir eksilmiş olacak, nereden bakarsan bak bu ameliyat şart. Böbrek nakli, karaciğer nakli değil ki, küçücük bir deri nakli. Ben hazırım doktor bey, bitir şu işi.