acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.


Ben karımı çok seviyorum hâkim bey, aslında bizim şu anda burada olmamamız lazım. Okulu bitirmişim, askerliğimi bitirmişim, işe girmişim, sıra gelmiş evlenmeye... Zaten annem de her gün başımın etini yemekte “Evlen de mürüvvetini göreyim yavrııım, ölürsem gözlerim açık gidecek yavrııım!” Yahu o zamanlar böyle hipermarketler yok ama süper marketimiz eksik değil. Raflara koysalar gidip seçeceğim en iyisinden annemin gönlü olsun, olsun da gözleri açık gitmesin.

 

Ben ilke sahibi adamım hâkim bey, büyüklere ve onların arzularına isteklerine saygı duymak en birinci ilkem. Öyle duymazdan gelmek, kulağının üstüne yatmak, “Bugün olmazsa yarın” deyip kandırmak yazmaz bizim kitabımızda. Eşe dosta haber saldım “Aman helal süt emmiş bir hanım kız, iyisinden. Yoksa –Allah gecinden versin- annemin gözleri açık gidecek” Her gün bir müjde umuduyla bakmaktayım rastladığım tanıdıkların yüzlerine ama müjde vermek bir yana, herkeste alay eder gibi aynı soru “Daha evlenemedin mi? Annenin gözleri açık gidecek, ayıptır ayıp! Bir de ilke sahibi adam olacaksın güya... Cık cık cık!”

 

Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey, pes etmek, vazgeçmek yazmaz benim kitabımda. Baktım eşten dosttan hayır yok, işyerine iş takibine gelenlere sormaya başladım “İyisinden, helal süt emmiş bir hanım?” Kimi ilgileniyor, kimi “Bu evrakı şimdi kime imzalatacağım?” diyerek duymazdan geliyor. İlke sahibi olmayınca duyarsız oluyor insanoğlu, ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey.

 

Derken bir gün işyerinde, daha önce kendisine de sorduğum bir hanım vatandaş elindeki evrakla üst kata giderken bana uğrayıp “Şuayip bey” dedi “Helal süt emmiş, hem de iyisinden, tam size göre” Elimdeki işi bıraktım, hemen buyur ettim hanımı ama elindeki evrakla yukarı çıkıp işini görecek “Sonra uğrarım” dedi. Olur mu hiç! Ya unutur da uğramazsa? Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey, bugünkü işimi yarına bırakır mıyım? Hemen aldım elinden evrakı, baktım üst katta Rasim beye gidecek. Açtım Rasim’e telefonu “Sana göndereceğim evrakın işlemini hemen yap” deyip kapattım. Odacıya verdim kâğıtları, çay ocağından geçerken iki de kahve söylemesini tembihledim...

 

Nazife Hanım –adı Nazife imiş bu ilke ve sorumluluk sahibi hanımefendinin- oturdu ve “Gülten çok iyi kızdır, ben onun çocukluğunu bilirim” diye başladı söze. “Güzel mi güzel, iyi huylu mu iyi huylu, hanım mı hanım. Sadece bizim mahallenin değil cümle çevre mahalle erkekleri hep peşinde ama namuslu mu namuslu. Zaten babasıyla iki abisi küçükten beri önce dövüyorlar, sonra tembihliyorlar ‘Bir erkekle görürsem bacaklarını kırarım!’ Kız liseyi bitirdi, üniversiteye göndermediler açılıp saçılır diye. Bir iki kez işe girmek istedi “Orospu mu olucan!” diye iki abi bir babadan teker teker dayak yedi.

 

Güzel kız, isteyeni çok ama baba ile abiler her damat adayını “Hayırlısıysa olur ama dur bakalım. Önce biz seni bir iyice tanıyalım. Şöyle beş altı ay çevrede soruşturup izleyelim” diye oyalıyor, kimi bıkıp vazgeçiyor, kimi de abilerden dayak yiyerek. Böyle böyle kız geldi otuz iki yaşına, abilerden biri bu arada Almanya’ya gitti, öbürü bir damat adayını dövünce akrabaları tarafından bıçaklanıp öldürüldü, geçen gün baba da alkol komasında girince Gülten anacığıyla kalıverdi bir başına.

 

Bu sefer annesi başladı ‘Ben de ölürsem kurda kuşa yem olursun, bir an önce evlen’ diye. Zavallı Gülten hiç gün yüzü görüp arkadaş edinemedi ki... Kimi kimseyi tanımaz. Sonra evlilik bu, anne çok istiyor diye kapı önünden geçenle de evlenilmez ya. Geçen gün evlerine gittiğimde annesi yoktu, yana yakıla dert yandı bana, ağlaya ağlaya eridi yavrucağız. Aklıma siz geldiniz hemen, söyleyeyim dedim.”

 

Yahu kız benden üç yaş büyük! Ama bir ortak yanımız var, Allah göstermesin hemen evlenmezsek ikimizin annesinin de gözleri açık gidecek. Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey, kişisel kaygıları büyüklere saygının önüne geçirip egoist ve hele de vefasız ve nankör olmamak lazım. Uzatmayayım, biz evlendik. Ne yalan söyleyeyim ikimiz de birbirimizi çok sevdik hâkim bey. Annelerimiz memnun, biz mutlu, sanki kırk yıldır sevişiyoruz. Ben ilke sahibi bir adamım, sevmeyip de severmiş gibi yapmam. Allahı var, Gülten de öyle.

 

Evleneli daha üç ay olmadı hâkim bey. Gülten “Ayrılalım” diye tutturdu. Ben buna ilk geceden beri el sürmüyorum ya, “Erkeklik görevini yapmıyorsun!” diye açıyor ağzını yumuyor iki çeşme gözünü, evde başka konu yok üç aydır. Çok şükür birbirimizi çok seviyoruz da sağlam bir evliliğimiz var. Hatta Gülten bana ilk günler “Yoksa sen şey misin?” diye takaza ettiğinde bile ne kızdım ne köpürdüm. Kendisiyle –af edersiniz- işte öyle alt alta üst üste niçin sevişmediğimi her seferinde tane tane açıkladım ama bana olan sevgisi onu kör ve sağır etmiş hâkim bey.

 

Ben ilke sahibi bir adamım hâkim bey. Öyle laf olsun diye ilke sahibi olunmaz. Bir ilken varsa ona sonuna kadar uyacaksın. Yoksa ilkelerin ne değeri, ne anlamı kalır hâkim bey? Benim en birinci ilkem; işyerindeki masamın üzerinde, evimin girişinde karşı duvara astığım çerçevede, cüzdanımda yıllardır sakladığım kâğıtta yazılı olduğu gibi “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma.” Ben bunu ilke bellemişim, bugüne kadar bu ilkeye uygun yaşamışım, bu yaştan sonra insan ilkesinden, hele böyle çok önemli bir ilkeden vazgeçer mi hâkim bey?

 

Gülten boşanma davası açabilir, hakkıdır. Siz de boşayabilirsiniz, adaletin kılıcına boynum kıldan incedir çünkü ben ilke sahibi bir adamım. Ama nasıl yaparım hâkim bey, ben nasıl Gülten’le öyle alt alta üst üste... Ben Gülten’i nasıl olur da kendi istese bile... Affedersiniz yani düşüncesi bile korkunç... Artık takdir sizindir, ben ilke sahibi bir adamım, öperim ama daha fazla ileri gidemem, kendime yapılmasını istemediğim şeyi sevgili karıma, Gülten’e nasıl yapayım hâkim bey? Ne karar verirseniz boynum kıldan incedir, çünkü ben ilke sahibi bir adamım.

 


Eşimin benden gizli biriktirdiği üç beş kuruşun üzerine iki de bileziğini de satarak ekledikten sonra tatile çıktık ya, geldiğimiz küçük kıyı kasabasında ucuzundan bir pansiyon bulduk. Yarım saat gibi kısacık bir zamanda ve 35 derece sıcakta yürüyerek pansiyondan denize ulaşıyorsunuz. Böylece hem spor yapmış hem de denize ulaşmış oluyorsunuz ama ulaştığınız yerde denize girilemiyor. Ya teknelere binip ya da kara yolundan minibüslerle çevre koylara gitmek zorundasınız. O gün pansiyona geç saatte yerleştiğimiz için biraz dinlendikten sonra akşamüzeri gezintiye çıktık. Hem çevreyi tanıyoruz hem de yemek yiyeceğimiz kesemize göre bir lokanta arıyoruz. Lokanta dediysem sözün gelişi, lokanta mokanta yok tabii. Her taraf restoran, restorant, restorante... Arada barlar, cafeler...

 

 

Restoranların önünde yiyecek içecekleri gösteren tabelaları var, var da sadece yiyecek içecek listesi var karşılarında fiyat haneleri boş. Kiminde fiyatları da yazmışlar ama o restaurantlara girmesine girer, yemesine yer, içmesine içersiniz de o fiyatlarla hesabı ödedikten sonra ertesi gün tatil biter ve siz arkanıza bakmadan İstanbul’a dönersiniz. Derken o cafcaflı restoranlar arasına kısılıp kalmış, sade, gösterişsiz ama temiz görünümlü bir lokanta gördük. Aslında tabelasında lokanta yazmıyor ama restoran da yazmıyor. “Sabri’nin Yeri.” Girişin hemen önünde yeme içme listesi ve fiyatlar var, üstelik fiyatlar gayet makul de masalar nedense bomboş. Herkes sağdaki soldaki cafcaflı restoranlara doluşmuş.

 

Karımla bir birimize baktık, girdik oturduk bir masaya. Bir masada tek başına oturan, belli ki oranın yerlisi bir köy çocuğu Sabri hemen yanımıza seğirtti “Hoş geldiniz!” diyerek. Bir iki zeytinyağlı, ortaya bir salata ile birer ızgara söyledik, hanım bir bira içti ben iki duble rakı... Doğrusu ya yediklerimiz öyle lezzetli idi ki içimize kurt düştü, acaba kapı önündeki tabelada yazılı fiyatlar geçerli mi diye.

 

Hesabı beklerken hanımın kahvesi geldi benim bir bardak çayım, bu arada benim aklım hesapta. Derken hesap geldi ve gerçekten de kapı önündeki fiyatlar gerçekmiş! Bir “Oh!” çektikten sonra önce masaları dolu restoranlara baktım, sonra da Sabri’nin boş masalarına ve elimdeki hesap pusulasına... Bakışımdan anlamış gibi “Abi” dedi Sabri “Bizim millet lüks yerleri seviyor, benim burası gösterişsiz ya, dönüp bakan yok.” “Yahu” dedim “Olur mu? Sade yerleri sevenler de var.”





O günden sonra her gün tam bir hafta Sabrinin Yeri’nde doyurduk karnımızı ve Sabri’yle de dost olduk. Zaten doğru dürüst müşterisi yok, gelip oturuyor masaya bol bol sohbet ediyoruz. Bizim siparişlerimizden başka kendisi “Şundan da tadın, bundan da tadın” diyerek bize ikramlarda bulunuyor, öyle de tok gözlü. Tatil bitip İstanbul’a döneceğimiz son akşam telefonlarımızı verdik bir birimize, gelecek sene tekrar görüşmek üzere sözleştik, sarılıp öpüşüp ayrıldık.

 

Geçen akşamüzeri aklıma düştü, Sabri’yi bir arayayım dedim bakalım ne var ne yok. Telefonunu uzun uzun çaldırdıktan sonra açtı ve “Merhaba” bile demeden nefes nefese “Abi, ben seni biraz sonra arayacağım” deyip kapattı. Allah Allah! Bir meraklandım, yahu bir sorun mu var? Merak içinde arasın diye beklemekteyim. Biraz sonra dediği, aradan iki saat geçtikten sonra aradı. “Kusura bakma Remzi abi” dedi “Müşterilere servis yetiştirmeye çalışıyordum. İki de garson aldım ama yine de koştura koştura ancak yetişebiliyoruz.”

 

Ben şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemediğimden epeyce suskun kalmış olacağım ki “Remzi abi orada mısın?” diye merakla sordu Sabri. Neden sonra “Evet” diyebildim. “Yahu Sabri doğrusu ya çok şaşırdım. Yanlış anlama müşterilerinin artmasına çok sevindim tabii ama nasıl oldu bu? Sen de mi cafcaflı masalarla, örtülerle, dekorla döşedin lokantanı?” Telefonda bir kahkaha attı Sabri “Yok be abi!” “Eee? Pekiyi nasıl oldu da işler birden açıldı?” “Müşterinin sırrını öğrendim abi” dedi Sabri. “Geçen gün özel yatla gelen bir bey buradan geçerken durdu, boş masalara baktı, sonra yanındakilerle birlikte -iki masayı birleştirdik- benim burada oturdular. Abi masaları bir donattım, yalansız bizim köy doyar. Ayıptır söylemesi verdiği bahşişle bile bir aile bende bir hafta boyunca karnını doyurur.”

 

“Kimmiş, ne iş yaparmış?” diye araya girerek sordum. “Vallahi Remzi ağabeyciğim utandım, haddimi aşmak olur, ayıp olur diye soramadım ama adam bu işleri biliyor. Beni yanına çağırıp lokantayı her gün müşteriyle doldurmak isteyip istemediğimi sordu. Kim istemez! ‘Getir öyleyse dükkânın önündeki şu fiyat listesini’ dedi. Aldı eline kalın siyah ispirtolu kalemi, bütün fiyatları düzeltti teker teker, ikiye katladı. Altı liraysa üzerini çizdi on iki lira yazdı. On liraysa yirmi lira. “Sakın” dedi “Bunu silme. Ben yatla dönüşte 15 gün sonra tekrar uğrayacağım, eğer bu işe yaramaz da müşteri gelmezse on beş gün yemiş içmiş gibi sana ödeme yapacağım.’

 

Abiciğim ben o listeyi temize çektim koydum dükkânın önüne, ertesi gün öğle saatlerinden itibaren müşteriler akın etti. Her gün masalar tıklım tıklım. On beş gün sonra o bey –adı Feyyaz imiş- gerçekten uğradı. Bana gülerek ‘Nasıl?’ dedi “Haksız mıymışım?’ Meğer müşterinin sırrı neymiş biliyor musun Remzi abi, müşteri nerede fiyatlar yüksek ise oraya otururmuş. Feyyaz Bey yanındakilerle bana bunun nedenini de uzun uzun açıkladı ama benim kafam o kadar basmıyor, pek anlamadım. Nedenini boş ver abi, dükkân hiç boş kalmıyor ya ben ona bakarım”

 

Ben şaşkın şaşkın dinlerken araya yine bir suskunluk girmiş olmalı ki “Remzi abi” dedi Sabri “Sen hiç meraklanma, sana hesaplar eski fiyattan. Sen yeter ki gene gel!” Ardından bir kahkaha patlattı ”Sen müşteri sayılmazsın...”

 

 

 

Tamamen kutsal ve baştanbaşa ulvî amaçlarla ifa ettiğimiz görevimiz gereği yazdıklarımız çizdiklerimiz ve karşılığında aldığımız yüklüce bahşişlerden ötürü devamlı maruz kaldığımız insafsız saldırılar karşısında düşündük taşındık ve “Çağdaş sosyal yaşamın kalkanlarından biz niye yararlanmıyoruz sanki yahu?” düşüncesiyle bir dernek kurmaya karar verdik. Lakin “İktidara İliştirilmişler Derneği”,  Yuvarlak Köşeli Yazarlar Derneği” “F Tipi Aydınlar Derneği” gibi bir ad altında dayanışmaya kalksak gene rahat bırakmayacaklar, biz de mademki maksudumuz STÖ olmak, birbirimize iyice dayanıp dayanışmak, öyleyse mesela “Kanarya Sevenler Derneği” çatısı altında toplanalım dedik. Hasan “Olmaz!” dedi. “Ondan çok var. Bizim bir farkımız olmalı ki onlarla karışmasın. Örneğin Karga Sevenler Derneği.”

 


Ancak aramızda bir kaç arkadaş bu fikre pek yanaşmadı. Aslında gerekçeleri hiç de yabana atılacak gibi değil. Efendim bu arkadaşlara göre; biz onca hayvanat arasından sadece birini, yani kargayı seversek muhalif ve münafık ulusalcılar ve malum davanın yandaşları bunu bizim aleyhimize kullanır, öbür hayvanların umurumuzda olmadığı iftirasını yayarlar onun için buna meydan vermemek lazım. Bir kaç arkadaş da “Balık olmadan rakının tadı çıkar mı? Kuzu pirzola gibisi var mı? Balık, kuzu gibi hayvanları da dışlamayalım” deyince,“Bütün Hayvanları Canlı ve Pişmiş Sevenler Derneği”ni kurduk.

 


Biz; karşımızdakilerin dürüstlüğüne ve içtenliğine,  bize ters düşmeyen tüm insan hak ve özgürlüklerine, bizi bağlamamak şartıyla bütün ilke ve değerlere duyarlı ve ayrıca tutarlı olmaya da çok önem veren hem aydın hem de yazarlar olarak, kurduğumuz derneğin bir tabela örgütü olmasını içimize sindiremezdik herhalde. Bunun için arada bir de olsa derneğimizin amacı doğrultusunda etkinlikler yapmayı kaçınılmaz bir görev bildik.

 


İşte bu aydın sorumluluğumuz ve solcu geleneğimizden hareketle derneğimizin ilk etkinliği olarak ormanlık ve yeşillik bir alanda piknik düzenlemeyi kararlaştırdık. Biri profesör ikisi doçent köşe yazarı ve ekran yorumcusu üç arkadaşımızdan oluşan komisyon, Sapanca yakınlarında bir çiftlikle anlaşarak kuzu ve piliç çevirmeden, her türlü ızgaradan ve viskiden kanyağa, rakıdan şaraba içki muhabbetiyle ilk etkinliğimizi düzenlediğinde, en hakiki hayvan severler olarak koltuğumuzun altında post modern kitaplarla tam vaktinde oradaydık.

 


Ağaçtan masalar ve ağaçtan sıralara oturduğumuzda, hemen yakınımızda açılmış olan çukurun üstünde kazığa geçirilip iki çatal arasına yatırılmış ve altındaki korların üzerinde çevrilen kuzu, hemen yanında aynı şekilde bir çukurda korlar üzerinde çevrilen piliçler, onlarca ızgara üzerinde cazır cazır kızartılan pirzolalar, balıklar, köfteler, sucuklar... Kadehlerimizde rakılar şaraplar... Hemen sosyal, siyasal ve kültürel konulu aydın muhabbetlerine başladık tabii. Aslında bir televizyon kanalı bu muhabbeti canlı yayınlasa, hiç olmazsa kayda alıp sonradan yayınlasa memleket kültürüne ne büyük bir faidedir ama böyle bir anlayış ve bilinç nerdeee efendim, nerde?

 


Cengiz bir yandan “Arkadaşlar, hayvan severler olarak hayvanlara ne kadar değer verdiğimizi hiç kuşkusuz göstermeliyiz” der ve ızgara kokusuna gelmiş kediyi tekmelerken, bir yandan da düzenleme komitesinin Lüleburgaz’dan piknik için özel olarak getirdiği kuzu çevirme ustası Hüsmen’e seslendi “Yahu ne güzel de koktu, pişmedi mi daha?” Hasan, “Hayvanlar da en az bizim kadar bu doğanın asıl sahipleridir” deyip piliç çevirmecilere laf attı “Yahu yarım saat oldu, daha kızaran yok mu?”


 




O sırada Ahmet “Biz en az insan hakları kadar hayvan haklarının da savunucusuyuz” diyerek kuzu çevirmenin karşısına geçmiş ve belki kendisine de bir parça düşer umuduyla bekleyen köpeğe yerden aldığı bir taşı savurur ve bu konudaki duyarlılığımıza örnek olurken, Engin’in “Hukuk her şeyden üstündür, hukuksal ilkelerin malum davada çiğnenmiş olması bu gerçeği değiştirmez” diyerek çok önemli bir noktaya parmak basması ve “Yahu ne pişmez bir pirzolaymış bu, açlıktan öleceğim!” diye ızgaranın başındaki emekçi kardeşimize yaptığı espri, bizim ne kadar liberal ve farklı olana hoşgörülü olduğumuzun gerçek yaşamdan somut bir kanıtı idi.

 


Biz böyle çok önemli memleket meseleleri üzerine sohbet ettiğimiz sırada gizlice ızgaraların yanına gidip yarı pişmiş yarı çiğ iki kalem kuzu pirzolayı tabağına alıp masaya dönen Mehmet “Bu hayvanları sevmemiz çok iyi oldu. Zaten hayvanları sevmeyen insanları da sevmez. Hayvan sevmeyen bir Türkiye’yi AB ne yapsın” deyince herkes ızgaralara hücum etti. Tabakları doldurup masaya döndüğümüzde Hasan “Arkadaşlar” dedi “Nankör olmamak lazım. Biz bu hayvanları seviyorsak elbette ki AKP’nin demokratik açılımları sayesinde seviyoruz. Kadehimi Sayın Başbakan Tayyip beyefendi ve onun şahsında diğer velinimetlerimizin şerefine kaldırıyorum.”

 


Ondan sonra uzun bir süre sessizlik oldu, çünkü insan ağzı doluyken konuşmamalı, ayıptır. Hele bizim gibi etik konusunda aşırı duyarlı aydınlara hiç yakışmaz. Şu kuzuyu, tavukları, köfteleri, balıkları bir bitirelim, ondan sonra hayvan sevgisi üzerine görüş alış verişimiz kaldığı yerden devam edecek. Yahu ne olurdu şu muhabbeti bir TV yayınlasaydı da millet hayvan nasıl sevilirmiş görseydi. Neyse, ilk etkinlikte bu kadar aksaklığı hoş görmeli. Ama gelecek piknikte en az üç TV kanalından kamera ve muhabirlere bir hafta önceden haber vermek lazım. Garrrrk!

 

 


Ben aslında İTÜ mezunuyum doktor bey. 10 senedir çalıştığım şirkette piyasa ortalamalarına göre hiç de yabana atılmayacak bir ücret almaya başlamıştım ki şu küresel kriz patladı. Gerçi kriz sayın başbakanın da dediği gibi bizim şirketi teğet geçti ve hatta yaradı bile denilebilir ama memlekette işsizlik tavan yapıp her dört kişiden biri işsiz olunca, bizim şirket “Krize Sen de Dur De!” kampanyası çerçevesinde bir karar aldı, işte ben o zaman işsiz kaldım.

 

Şirket yönetim kurulu (artık hangi vicdan sahibi akıllı üyenin önerisi ise) işsiz üniversite mezunlarından işe eleman almaya karar verdi. Karar iyi hoş ama açık kadro ve eleman ihtiyacı olmadığından şöyle bir formül bulmuşlar. Ben ve benim gibi yüksek ücretli dört elemanı işten çıkarırlarsa asgari ücretten sekiz işsizi işe alabilecekler ve bizim aldığımız ücretin yarısına yakını da kasada kalacak. Yani dört kişiyi işten çıkardılar ama sekiz işsize de iş sağlanmış oldu. İşte böyle vicdan sahibi bir şirket benim eski şirketim. Zaten bu sosyal sorumluluğu sayesinde krizde bile kârına kâr kattı.

 

Bir müddet iş aradım ya bulduğum bir kaç işin ücreti asgari ücret olduğundan kabul etmedim. O kadar yüksek ücret alırken asgari ücrete çalışmak yakışık alır mı, eşin dostun yüzüne nasıl bakarım doktor bey? Günler geçtikçe kenardaki köşedeki birikimim de suyunu çekmeye başladı, iş yok. Derken yaz geldi, parası olanlar tatile çıkmaya başladılar ben hala iş aramaktayım ama güney kıyıları da buram buram burnumda tütmekte. Sonra bir akşam aynada traş olurken “Oğlum Ercan” dedim kendi kendime.

 

“Gerçeği kabul et artık. Kriz seni hem deldi hem de geçip gitmedi. Kıçındaki kriz kazığı ile iş aramaktasın ama görüyorsun işte sana göre iş yok. Paralar hepten suyunu çekmeden yarından tezi yok in güney kıyılarına, az yakışıklı sayılmazsın, çapkınlıkta desen Don Juan eline su dökemez. Tavla zengin bir yabancı hatun, ağzından gir burnundan çık evlen. Yoksa yakında işsizlik ve parasızlıktan sürünmeye başlayacaksın.”

 

Gerçekten de Marmaris’e geldiğimin ertesi günü benden dört yaş küçük bir İngiliz kız ile tanıştım ve can havliyle ne hünerim varsa döktürmekteyim. Kız ailesi ile gelmiş tatile ve aile oldukça varlıklı. Tabii arkadaşlığımıza hiç bir şey demiyorlar da iki gün sonra ben kızı evlenmeye ikna edince kıyamet koptu. Uzatmayayım, küresel krizden sonra İslamcı terörizm belasına çattım bu sefer. Kızın ailesi ben müslümanım diye evlenmemize şiddetle karşı çıkmakta. Margaret’e kalsa ailesini anında terk edip Türkiye’de kalıp benimle evlenecek ama ailenin servetinden istifade edemedikten, en azından Margaret sayesinde İngiltere’ye kapağı atıp orada bir iş bulamadıktan sonra niye evleneyim ki doktor bey?

 

Margaret gece gündüz ailesini ikna etmeye çalışmakta ama aile Nuh diyor Muhammed demiyor. Kızlarının müslüman biriyle evlenmesine dünya yıkılsa izin vermezlermiş. Düşüne taşına sonunda Margaret’le birlikte bir çözüm bulduk. Madem müslümanım diye karşı çıkmaktalar evlenmemize, ben de din değiştirir Hıristiyan olurum! Bizim Türk kızlarıyla evlenmek isteyen yabancı erkekler nasıl Müslüman oluyorlar, ben de Hıristiyan olurum. Böylece Müslüman damat sorunu ortadan kalkar.

 

Bu öneriye de şiddetle karşı çıkmış aile. Çünkü aileyle Margaret konuşuyor, aile bu konuyu benimle konuşmayı kesinlikle kabul etmiyor. “Hayır” demişler. Benim samimi olduğum nereden belliymiş, ya numaradan Hıristiyan olup gizli Müslüman kalacak isem? Hem sünnetli Hıristiyan olur muymuş? Olmazmış öyle şey. İstesem de sünnetli şeyimle gerçek bir Hıristiyan olmam mümkün değilmiş. Yahu kızı bir günde tavlayıp iki günde evlenmeye ikna ettim, aileyle bir haftadır uğraşmaktayım doktor bey.

 

İşin kötüsü, bir hafta sonra İngiltere’ye dönüyorlar. O zamana kadar evlenemezsem eğer, işin yoksa yeni bir yabancı ve üstelik zengin kız ara. İşsizlik bildiğin gibi değil doktor bey, evlenirsem ne âlâ. Yoksa sokaklarda sürünmek var Allah göstermesin! Baktım olmayacak, zorlamaktan beynim zonklamakta ama sonunda bir çözüm buldum! Kızın ailesi de yarım ağızla bile olsa kabul etti. Şimdi şöyle yapacağız. Ben kilisede törenle Hıristiyanlığa kabul edilmeden önce, şeyim sünnetli ya, küçücük bir deri nakli ameliyatıyla küçükken kesilip atılan parça kadarını tekrar yerine diktireceğim sayenizde. Böylece “Sünnetli Hıristiyan mı olurmuş?” diyenlere de açıp sünnetli olmadığımı bi güzel göstereceğim şeyimi gere gere, yani göğsümü.

 

Gözünü seveyim doktor bey, tavuk derisinden bile olsa razıyım ama ne olur iki gün içinde yap şu ameliyatı. Sen bir işsizin işsizlik sorununu çözmesine yardımcı olup küresel krize karşı vatandaşlık görevini yapmış olacaksın, ben işsizlikten kurtulup kapağı İngiltere’ye atacağım, memlekette işsiz sayısı bir eksilmiş olacak, nereden bakarsan bak bu ameliyat şart. Böbrek nakli, karaciğer nakli değil ki, küçücük bir deri nakli. Ben hazırım doktor bey, bitir şu işi.







 Biz mektepten gazeteci olmadığımız için ustalarımız bize köpeğin insanı ısırmasının değil de insanın köpeği ısırmasının haber olduğunu öğretmediler. Ama benim ustama sorarsan... “Boş ver sen bu mektepli masallarını, ‘gazeteci kendi haber olmamalı’ gibi meslek etiği palavralarını. Millet senin gazeteci olduğunu bir şekilde öğrenmeli yoksa boğaz tokluğuna koşarsın adliye koridorlarında. Meşhur olacaksın oğlum, meşhur. Bunun üç yolu var. Birincisi; eğer gazeteci yeteneğin varsa büyük haber patlatacaksın. İkincisi; gazeteci yeteneğin yok ama başka yeteneğin varsa uyduruk haberle manşet yapıp ortalığı birbirine katarak hem meşhur olacaksın hem de hatırı sayılır ikinci bir gelir kapın olacak. Üçüncüsü; hiç yeteneğin yoksa soyunacaksın, öyle meşhur olacaksın.

 

Ben yeteneğim olmasına rağmen doğru dürüst bomba bir haber patlatamadım. Yaptığım bütün haberleri şefim sahiplenip o meşhur oldu. Uyduruk bir haberden manşet yapayım dedim, Taraf’ın “AKP’yi bitirme planı” manşetiyle aynı zamana denk düşünce benimki hiç dikkat çekmeyip gürültüye gitti. Üçüncü yolu deneyeyim dedim, soyunup türlü çeşitli fotoğraflar çektirip götürdüm ustama. “A benim salak oğlum” dedi “Bu yol kadın gazeteciler içindi...”

 

İşte o günlerde bir de baktım Ayşe Arman kırk yaşında bir soyunmuş, pir soyunmuş... Herkesin dilinde. Oysa Arman zaten meşhur ama ustamın dediğine göre devamlı gündemde kalmak, unutulmamak için yapmış bu çıplak modelliği. Arkasından bir de hem türbanlı hem de mini etekli bir gazetecilik yapmasın mı! Hayran olmamak elde değil. Gazetecilik diye ben buna derim. Türban takıp Nişantaşı’nda, mini etek giyip Fatih İsmail Ağa caddesinde dolaşmış arkadaşı Demet’le. Sonra da bu tebdili kıyafet ve tebdili çıplaklıkta neler hissettiklerini yazdı. Tabii medyada bir sürü kadın gazeteci arasında Ayşe Arman yine bir numara!


 


Lakin sönük bir erkek gazeteci olarak ben bu konuda büyük bir haksızlık görmekteyim. Kadın gazeteciler arasındaki bu rekabet hiç de eşit koşullarda değil. Ayşe Arman soyunuk fotoğraflar çektirip dikkatleri üzerine çekiyor, türban takıp dikkatleri üzerine çekiyor, mini etekle Fatih’te gezip dikkatleri üzerine çekiyor. Pekiyi türbanlı köşe yazarı gazeteci hanımlar soyunup fotoğraf çekebiliyorlar mı? Mini etek giyip İsmail Ağa caddesinde tur atabiliyorlar mı? Hani nerede hak, adalet, eşitlik? Yazık değil mi türbanlı kadın yazarlara? Adaletin bu mu medya? Türban takınca meşhur gazeteci olamıyorsun ama mini etek giyince meşhur gazeteci oluyorsun.

 

O yüzden rekabette eşitliği sağlamak için ya Arman’ın da ikide bir soyunması yasaklansın, ya da Diyanet İşleri Başkanlığı kadın gazetecilerin de meşhur olabilmek için mini etek giymelerinin ve soyunmalarının meslekî mecburiyetten ötürü günahtan sayılmayacağı yolunda bir fetva versin. Olmaz böyle. Ben de yakında en üst rütbeli bir generalin yaptığı darbe planlarının belgesini yazmaktayım. Son sayfaya geldim sayılır. Bir manşet olsun, göreceksiniz medyada bir numarayım!



Yatsı namazımı eda etmiş (Allah kabul etsin!) Hoca efendinin kanallarından birindeki tartışma programında, Hoca efendinin aydınlarından üçünün güncel konu ve sorunlarda ne düşünmemiz gerektiğine ilişkin verdiği akılları dinlerken telefon çaldı. Aslında ben bu tür tartışma programlarını çok önemsiyor ve özellikle cemaate henüz dâhil olmamış gafiller için elzem görüyorum. Çünkü aralarında farklı bir ses bulunmayıp savundukları ve söyledikleri bire bir aynı olan aydınların tartışmaları haliyle birbirlerini destekler mahiyette olduğundan çok faydalı oluyor.

 

Her neyse, telefon çaldı ve açınca baktım ki bizim İhsan. “Selamünaleyküm, Aleykümselâm, nasılsınız, iyi misiniz” faslından sonra “Muhterem Turgut beyefendi, sizi bu saatte rahatsız ettiğim için nasıl mahcubum bilemezsiniz. Eğer mecbur kalmasaydım emin olun bu telefonu yer yine de sizi rahatsız etmezdim. Çok büyük bir müşkülümüz var Turgut Bey çok. İnanın utana sıkıla soruyorum, acaba on-onbeş dakikalığına bir zahmet bize teşrif buyurmanız mümkün mü?”

 

Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken küçük bir sessizlikten sonra devam etti İhsan.” İnanın akşamın bu vakti sizi ayağımıza çağırmak gibi bir terbiyesizlik aklımdan bile geçmez ama bizim dünürler burada, cümbür cemaat size gelip rahatsız etmek daha ayıp olur diye düşündüm de...” Bu arada ben de meraklandım tabii. Neymiş bu adamı utana sıkıla bana telefon etmek mecburiyetinde bırakan müşkül? Zaten aynı sokakta oturuyoruz. “Tamam” dedim. “Onbeş yirmi dakika sonra sizdeyim.”

 

Muhterem Hoca Efendi sayesinde Bakanlık müsteşarı olduğum için cemaat içinde sadık müritler arasında ne zaman bir anlaşmazlık olsa bana olan güvenleri tamdır, benim hakemlik etmemi isterler. Ben de onları kırmam, Hoca efendinin o müstesna kalp derinliğine ters düşmemek şartıyla gayet tarafsız bir şekilde veriririm kararlarımı.

 

Daire zilini çaldığımda başta İhsan Bey olmak üzere hepsi ayakta, kapıda karşıladılar beni. İhsan bin bir özür dileyerek ellerime sarıldı öptü şapır şupur. Estağfurullah, estağfurullah... Hemen içeri buyur edip salona hâkim bir koltuğa oturttular, bu arada İhsan hala özür diliyor mırıl mırıl. “Tamam, İhsan beyciğim” dedim. “Neymiş müşkül? Bir an önce söyleyin de çare bulalım muhterem Hoca efendinin o nurlu düşüncelerinin de yardımıyla.” İhsan “Tabii ya, nurlu... Hem de mübarek” dedi ve başladı anlatmaya.

 

Bizim bu İhsanın genç bir kızı var. Üç sene önce bu kızı Deniz Kuvvetlerinde bir teğmen ile nişanlamaya kalktıklarında bana sorup fikrimi ve müsaademi almışlardı, hatırlıyorum. Hatırlıyorum çünkü Deniz Kuvvetlerindeki fedakâr subaylarımızı da Hoca efendinin cemaatine katmak için böyle fırsatlar bizim arayıp da bulamadığımız şeyler. İşte Nimet’in (Kızın adı Nimet) nişanlısı en son İzmir’de görevliyken altı aylığına bir yurt dışı görevi çıkmış ve göreve gitmeden önce konuşup döndüğünde nikâh için anlaşmışlar.

 

Uzatmayayım, çocuk görevden dönmüş, kısa bir de izin alıp Ankara’ya annesinin babasının yanına gelmiş, nikâhı konuşmak üzere İhsan beyi aramış teğmen evladımızın babası ve bu akşam konuşmayı uygun görüp erkek tarafını eve davet etmiş İhsan. Onlar da bu akşam çiçek, çikolata yaptırıp ziyarete gelmişler ve ondan sonra çıkmış ortaya bir müşkül...

 

Efendim bu teğmen tarafı İhsan beylere gelip tam içeri girerken bakıyorlar ki Nimet’in karnı burnunda olmasa da çenesine yaklaşmış. Afallıyorlar tabii. Daha hal hatır soramadan koltuğa yığılıyorlar, kendilerine gelsinler diye bardak bardak sular geliyor, kolonyalar serpiliyor. Bunlar kendilerine gelince hiç tartışmaya bile girmeden nişanı atmaya kalkıyorlar, İhsan bey ve muhterem eşi her ne kadar bunun hamilelik değil, asker nişanlısı yurt dışına göreve giden Nimet’in stresten ötürü çok yediği için alınan kilolar olduğunu söylüyorlarsa da dinleyen kim?

 

Bunun üzerine beni aramayı akıl etmiş İhsan. Teğmen tarafı gıyaben beni tanıyor ya, İhsan demiş ki “Turgut beye rica edelim, o hakem olsun. Bildiğiniz gibi kendisi muhterem bir zattır. O ne diyecek bakalım? Öyle tarafsız bir muhterem hak verirsiniz ki doğrusu neyse onu söyler. Eğer doğruysa nikâhı onaylar, yanlışsa onaylamaz.” Bunu üzerine teğmen tarafı bir Nimet’in şiş karnına bakmışlar, bir İhsan’la eşinin yalvar yakar hallerine “Pekiyi” demişler. “Sormasına sorun ama ne derse kabul ederiz demek değil bu.” Onun üzerine apar topar beni aramış İhsan, meğer ki müşkül buymuş.


 


Problemi öğrendim ya, hakem olmanın da tarafsızlığıyla şöyle bir gözden geçirdim durumu. “Bu nikâh olmaz” dersem hem Deniz Kuvvetleri içinde potansiyel bir cemaat üyesinden mahrum olacağız, hem de Nimet doğmamış bebesiyle ortada kalacak, yazıktır. “Doğrusu bu nikâhı kıymaktır” dedim. “madem gençler birbirlerini beğenmişler, sevmişler...” O arada teğmen oğlumuz “Ama Turgut bey, ben daha Nimet’in elini bile tutmadım ki?” diye itiraz edecek oldu, şimdiki çocuklar edep erkân bilmiyorlar, mazur görmek lazım.

 

“Evladım” dedim “Bak ne güzel izah ediyorlar. Bebekten değil yemektenmiş bu şişlik. Bundan ötürü üç yıllık nişan mı atılırmış? Gelin tepmeyin bu Nimet’i. Sakın aklına taraf tutuyorum gibi yanlış bir şey gelmesin. Ben gayet tarafsız bir hakemim çok şükür. Bak ne diyorum büyük bir tarafsızlıkla. Ben bu nikâhı onaylıyorum ama teğmen oğlumuzun ve ailesinin bu tereddütlerinin de giderilmesini gerekli görüyorum. Siz şimdi yarından tezi yok evlenin, nikâh koşturması bitip de mutlu bir yuva kurulduktan sonra kız tarafına da bu tereddütleri gidermesini tavsiye ediyorum.”

 

Bunlar ne kaba insanlarmış meğer. Koltuklarından fırlayıp ve İhsan Bey’e “Bunu yarın konuşup nişanı bitirelim, olmazsa mahkemeye gideriz” diyerek hışımla çekip gittiler evden. İhsan vurgun yemiş dalgıç gibi, eşi koltukta bayılmış, Nimet ağlaya ağlaya odasına kapandı. Ben çıktım eve geldim, kapıdan çıkarken İhsan hıçkırmaktan laf edemiyor. Evde kuruldum koltuğuma, açtım Hoca efendinin kanalını, tartışma devam ediyor. Aydınlardan biri diyor ki “Sayın Cumhurbaşkanı askerlerin sivil yargıda yargılanması için yapılan değişikliği onaylamakla ne kadar tarafsız olduğunu bir kez daha ispat etti. Yoksa hem yasayı onaylayıp hem de ‘Tereddütleri gidermelisiniz’ der miydi?”

 

Bu tür tartışmaları tüm vatandaşlarıma özellikle tavsiye ediyorum. Bulunduğunuz bir ortamda o konu ya da benzer bir konu açıldığında ne demeniz gerektiğini öğreniyorsunuz. Ama dikkat edin, kanallar Hoca efendinin kanalları, tartışan aydınlar da aynı şeyi savunup söyleyen Hoca efendi aydınları olsun. Yoksa aklınız karışır...





              Sevgili Aziz Üstat;

 

              Sen gideli 14 yıl oldu. Olmasına oldu da bir gün olsun unutulmadın, dilimizden hiç düşmedin bu güne kadar. Eskiden de olduğu gibi her gün öyle olaylar yaşanıyor ki “Tam Aziz Nesin’lik” diyerek seni anmaktayız. Hatta laf aramızda, tam “senlik” eski solcular öyle ileri gittiler ki, senin pabucunu dama attılar desem yeridir.

 

             Aziz üstat; sen gördüğün çarpıklıkları mizaha bulayıp yazıyordun, bunlar yazmanın da ötesine geçtiler o çarpıklıkları bizzat yaşıyor ve yaşatıyorlar. Rivayet odur ki sormuşlar sana “Neden hep asık suratlısınız? O mizah öykülerini yazarken de mi gülmüyorsunuz?” diye ve siz de demişsiniz ki “Ben insanlar ağlasın diye yazıyorum, nedense gülüyorlar!”

 

             İşte demokrasi anlayışları, hukuk anlayışları, özgürlük anlayışları, solculuk anlayışları tamamen kendilerine özgü bu F tipi tayfa da gerçekleri çarpıtarak bu halkı kendi çocuklarından oluşan Türk Silahlı Kuvvetleriyle korkutmak ve darbeci göstermek için yazıyorlar ama onları akıl gözüyle okuyanlar nedense gülüyor!

 

             En son komikliklerini yazayım istersen. Bunların demokrasi kahramanı olarak yutturmaya çalıştıkları AKP ve iktidarı geçen gecelerden birinde çeteci, darbeci olarak suçlanan askerlerin doğrudan sivil yargıda yargılanmasına ilişkin bir yasa değişikliğini tam “senlik” bir alicengiz oyunuyla gözlerden kaçırarak meclisten geçiriverdi bir gece yarısı. Bu alicengiz oyununa itiraz edenleri de asker yanlısı, demokrasi düşmanı ilan ve infaz ettiler hiç vakit kaybetmeden.

 

              Askeri Yargının, Genelkurmay’ın denetiminde olduğu için adil bir yargılama yapmasının mümkün olmadığını iddia ederek alicengiz oyununu savunan bu F tipi tayfaya göre Adalet Bakanının Başkanı ve Müsteşarının da doğal üyesi olduğu HSYK’na bağlı ve yine Adalet Bakanına bağlı müfettişlerce denetlenen Sivil Yargı adil yargılama açısından “bağımsız ve tarafız” bir yargıydı.

 

              Asıl komiklik burada değil Aziz Üstat! Askeri Yargı karşısında tam bağımsız ve tarafsız olduğunu, Askeri Yargı’nın aksine hukuka uygun kararlar vereceğini savundukları sivil yargı tam yaygaranın ortasında –Askeri savcılığın hakkında işlem yapmadığı- Albay Dursun Çiçek’i tutuklamasın mı? Bir alkış koptu ki sorma gitsin! İşte sivil yargının farkı buydu, işte adalet buydu.

 

           Ama bu tutuklamanın üzerinden daha yirmi dört saat geçmeden aynı sivil yargı Albay Çiçek’in tutukluluğunu kaldırmasın mı? Bir gün önce sivil yargıyı göklere çıkaranlar bu kez onu yerin dibine batırma yarışına girdiler. Eh, baştan söylemiştim. Bunların demokrasi anlayışları, bunların hukuk anlayışları, bunların solculuk anlayışları kendilerine özgü!

 

               Sen gideli 14 yıl oldu ama Aziz Üstat, gördüğün gibi değişen fazla bir şey yok. Sen yazarak güldürüyordun, bunlar o işi bizzat yaşayarak yapmaktalar tek fark bu. Yani senin pabucunu dama attılar desek yeridir.



Biraz önce cep telefonundan arayan oğlumun verdiği müjdeli haberi sizlerle paylaşmanın gurur ve sevincini bana yaşatan ilgili ve yetkililere buradan açık teşekkürü bir borç biliyorum. Allah onları başımızdan eksik etmesin.

 

Efendim; oğlum her sabah olduğu gibi bu sabah da Küçükyalı’daki evinden Beşiktaş’taki işine gitmek üzere saat 07.00’de arabasıyla yola çıkmış. Erken saat nedeniyle 20 dakika gibi kısa bir zamanda Bostancı Köprüsüne gelmeyi başaran oğlum, Fatih Sultan Mehmet Köprüsündeki bakım onarım çalışmaları nedeniyle park etmiş halde ilerleyen araç trafiği sayesinde arabasında radyo dinlerken, yanındaki şeritte arabasının içinde elindeki romanı okuyan Ebru hanım kızımızla tanışmış.

 

Yani biz kızı henüz tanımıyoruz da adı Ebru imiş, tanışacağız inşallah. Tanışma da şöyle olmuş. Burak –yani oğlumuz- radyo dinlerken açık camdan mis gibi bir kahve kokusu gelmiş. Nereden geldiğini anlamaya çalışırken bakmış ki yanındaki arabanın direksiyonunda bir hanım kız hem roman okuyor hem de neskafe içiyor. “Günaydın!” diyerek lafa girmiş Burak “Trafiğin ortasında kahveyi nereden buldunuz?” Hanım kız “Günaydın” diyerek karşılık verdikten sonra arabanın çakmak girişine bağlı su ısıtıcıyı göstererek “İster misiniz?” diye sormuş.

 

Ardından sohbet başlamış, birbirlerinin adlarını öğrenip tanışmışlar, bitirilen okullar, sevilen müzikler ve müzik grupları, tatillerin nerede geçirildiği, asıl memleketin neresi olduğu, ailelerde kim kimdir, ne iş yaparlar, kimin halası hasta, kimin babası usta, hobiler, fobiler, hangi hayvanları ne kadar sevdikleri, hangi ilaçlara ve nelere alerjileri olduğu gibi ilgili ilgisiz ne kadar konu varsa öğrendiklerinde saat 09.40 civarında Kozyatağı’nı geride bırakıp Göztepe’ye doğru park halinde imişler.

 

Saat 11.55’te Burak Acıbadem Köprüsü altından bana telefon açtığında müjdeli haberi verdi ve Allah kısmet eder de akşama doğru köprüyü geçerlerse Beşiktaş çıkışından sonra rastlayacakları ilk pastanede nişanlanmaya karar verdiklerini söyledi. Ve benden önceden gidip bu pastanenin hangisi olduğuna bakmamı, kendisine ve amcalarına teyzelerine haber vermemi rica etti. Ebru da kendi ailesine haber verecekmiş, o pastanede buluşup nişan yapacağız.

 

Ben mutluluk ve telaşla elim dilim dolanınca, hiç telaşlanmamamı, akmayan trafik sayesinde daha saatlerce bol bol zamanım olduğunu söyleyerek içimi biraz olsun rahatlattı sevgili oğlum. Şimdi buradan eşe dosta ve sevenlerimize duyuruyorum ki Beşiktaş çıkışından sonraki ilk pastanede bu akşam (belki de gece) nişanımız var, hepinizi aramızda görmekten mutlu olacağız.

 

Bu vesileyle; FSM Köprüsündeki bakım onarım çalışmalarıyla İstanbullulara yollarda saatlerce çile çektiren ama böyle hayırlı işlere de zemin hazırlayan başta İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş olmak üzere, Karayolları Genel Müdürlüğüne, Şube Müdürlüğüne, Bakım ve Onarım ekiplerine teşekkürü bir borç bilirim. Eğer lütfedip buyururlarsa kendileri nişanımızda onur konuğu olacaklardır.

 

           Annesi                                             Babası

   Nurten Cümbüş                               Tahsin Cümbüş