acemi'nin günlüğü

görüşlerimin çoğu yanlış olabilir ama hepsi bana ait.

Sayın Başkan;

 

Evvela mahsus selam eder, yengem hanımefendinin ellerinden, muhterem kızlarınızın gözlerinden öperken, bu vesileyle bugüne dek dünya barışı için yaptıklarınız karşılığında sizi ödüllendirme duyarlılığı gösteren Nobel jürisine de en halisane duygularımla şükranlarımı arz ederim.

 

Sayın Başkan;

 

 Bu barışçı çabalarınızda bize vermiş olduğunuz görevi zor da olsa yerine getirmek için neler çektiğimiz malumunuzdur. Her ne kadar ana muhalefet partisini de bu oyunun içine çekmek için tüm gayretlerimiz boşa çıkmış olsa bile, hak verirsiniz ki biz üzerimize düşeni fazlasıyla yaptık. Barış projenizin Ortadoğu’daki çıkarlarınızı sağlama almak açısından planlanan rol dağıtımında, PKK ve DTP ise tekst dışına çıkarak irticalen oynamaya başlamışlar, zaten hazım zorluğu çeken seçmenlerimiz önünde bizi ne yazık ki zor durumda bırakmışlardır.

 

Sayın Başkan;

 

“Açılım” oyununun ikinci sahnesinde, halka bir hazım ilacı olarak düşünülen ve PKK’nın lider kadrosunu uyuşturucu taciri ilan etme, militanlarını da bize teslim etme ve göz boyama gösterisi, PKK ve DTP’ nin rol çalmaları yüzünden bizim için büyük bir hayal ve oy kırıklığına yol açtı. Rol gereği teslim olarak serbest bırakılacak olan terör örgütü mensupları, teslim oluyormuş gibi bile yapmadan zafer işaretleriyle Türkiye Cumhuriyeti’ni adeta teslim aldılar.

 

Oysa onların süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm gelmesi, TCK 221’e göre pişmanlık göstermesi, “Örgüt çöküyor, ne açılım imiş be! AKP hükümeti tarihi fırsatı başarıya dönüştürdü” mesajı verilmesi gerekiyordu. Mademki bir karşılama töreni yapılacaktı, bu törende davul zurnanın PKK değil Türk bayrakları altında çalınması ve şehit ana babalarına “İşte oğullarınızın katilleri tıpış tıpış ayağımıza gelip teslim olmaya başladılar” denilerek olası tepkilerin önüne geçilmesi gerekmez miydi? Oysa şimdi, açılımın gerçek yüzünü gören şehit aileleri çocuklarının kanıyla yoğrulmuş madalyaları birer ayakkabı gibi başımıza fırlatmaktalar.

 

Sayın Başkan;

 

“Sayın liderimiz istediği için geldik, şartlarımızı içeren mektup getirdik” demelerine, pişman olduklarını söyleyerek örgütten ayrıldıklarını yalandan bile olsa söylememelerine rağmen, hukuku açıkça çiğneyerek onları serbest bıraktık. Otobüs üzerinde zafer turları atmaktalar, korkum odur ki TBMM’ye gelip DTP grup toplantısına da katılacaklar ve üstelik taşımalı mahkeme tarafından suçsuz ilan edildikleri için buna hukuken de hakları var.

 

Sayın Başkan;

 

PKK’nın olsun, DTP’ nin olsun lütfen kulaklarını çekiniz. Plan üzerinde yapılacak bir tadilatla AKP’yi ve hükümetimizi bu zor ve çaresiz durumdan kurtaracak yeni şeytanî buluşlar için senaristlerinize emir buyurunuz. Çok zor durumdayız Sayın Başkan, çoook!

 


 


Beden Eğitimi öğretmenleri bugün (17 Ekim Cumartesi) saat 10.00’da Ankara Güvenpark’ta toplanıp protesto gösterisi yapacaklarmış. Başka işleri yok ki! Neden yok? Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı, liselerde Beden Eğitimi dersini zorunlu olmaktan çıkarıp seçmeli yapınca, bir de üstüne üstlük haftada zaten iki saat olan dersi bir saate indirince bunlar işsiz kalmış, kimi okul idaresince kütüphane memuru yapılmış, kimi nöbet, kimi de atölye sorumlusu. Toplanıp bunu protesto edeceklermiş akıllarınca! Yahu anlayın işte rahat batıyor bunlara, hizmetli yapacaksın bir iki tanesini ki spor salonunu paspas yapsınlar, okul müdürüne çay taşısınlar bak gıkları çıkıyor mu?

Neymiş? Sağlam kafa sağlam vücutta bulunurmuş, sağlam vücut için de spor eğitimi şartmış. Hadi ordan! Sanki bu milletin AKP’yi seçmek için sağlam kafaya ihtiyacı varmış, sağlam kafası olsa AKP’yi seçermiş gibi. Yahu bizim başımızda zaten –Allah eksik etmesin- Tayyip beyefendi gibi, Gül beyefendi gibi bizim yerimize kararlar veren, açılımlar yapan, maç seyredip yüzyıllık sorunları çözen zat-ı muhteremler var iken sağlam kafa bizim nemize gerek? Nankörlüktür, kadir kıymet bilmezliktir... Sağlam kafa da neymiş be kafa karıştırıcılar! Efendim, Mustafa Kemal bir zamanlar güya demiş ki “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim!” Peh!

Demiş de ne olmuş? Zaten AB raporlarındaki talimatlarla heykellerini, fotoğraflarını ortalıktan kaldırıp,“Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu da çöpe atıp kendisine ağız dolusu hakaret ve küfür etmeyi de serbest bırakmamız da yakındır. Demek ki ahlak her zaman gereken bir şey değil. Yoksa bizi AB’ye almayacaklar. Bir kere, topa vurmak için ahlak olmasa da olur, kuvvetli baldırın olsun yeter... Bir kafa, bir kol emekçisinin alın teriyle bir ömür kazanamayacağı parayı sadece iki senelik bir transferle cukkalamak, ya da millî takımı şamar oğlanına döndürmek için ahlaka gerek olduğu ne malûm? Tabii zekâ ve çeviklik de gerekiyor bir miktar. Ama ahlâk? Tecrübeyle sabittir ki gerek yok.

Ne işiniz var Güvenpark’ta protesto gösterisinde? Kahraman Türk polisi size bir cop-biber gazı gösterisi yapsın da görün gününüzü. Yahu güzel kardeşim, yahu cici kardeşim, müzik öğretmenleri için de, resim öğretmenleri için de aynı şey söz konusu değil mi? Onların dersleri de seçmeli olup haftada bir saate inmedi mi? Onlar nerede? Onlar niye yok Güvenpark’ta? Bırakın bu fuzuli işleri. Sanat yapıp da içine mi tükürteceksiniz? Boş verin sporu, müziği, resmi... Kütüphanede kitapların tozunu alın (yanılıp da okumaya kalkmayın sakın!), müdür yardımcılarına yardım edin, İlçe Milli Eğitime gidecek evrak mevrakla ilgilenin... Bırakın bu fuzuli işleri. Tecrübe konuşuyor, tecrübe!

 


 

Kelepçe...

15/10/2009

Gazetelerde iki haber...

 

Birincisi; devletin trilyonunu hortumlamak yerine cezaevinde kansere yakalandığı için affı şahaneden yararlanamayan, duyarlı toplumsal kesimlerin çığlıklarına kulak tıkanarak daha sağlıklı bir tedaviden yararlanabilmesine engel olunan Güler Zere, üçüncü kez ameliyat olduktan sonra yattığı yoğun bakım ünitesinde kaçmaması için ayaklarından yatağa kelepçelenmiş... Yoğun bakımdaki ağır hastanın “Hadi kalk git!” deseler bile –değil kaçacak- yürüyecek gücü varmış gibi. Kelepçe... Kelepçe... Kiminin ayaklarına vurulur, kiminin aklına.

 

İkinci haber; hakkında saymakla bitmeyecek suçlamalar olan Cem Uzan yurt dışına kaçmış, Fransa’dan sığınma hakkı istemiş. Kaçar tabii, ister tabii, turp gibi adam. Ne kanser hastası ne de ayaklarından kelepçeli kaçmasın diye... Kaçtı, kapağı Fransa’ya attı ya, İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi şimdi hakkında yakalama kararı çıkarmış. Harika bir zamanlama!

 

Gazetelerde iki haber. Yürümeğe mecali olmayan Güler Zere yoğun bakımda ayaklarından kelepçelenmiş... ÇUKUROVA Elektrik’in içini boşaltmak, Telsim’de gizli sermaye artırımları ile Motorola ve Nokia’yı dolandırmak, İmar Bankası ve Adabank’ın onbinlerce mudisini 7,5 milyar lira dolandırmak dâhil, haklarında birçok dava olan Uzan ailesinden Cem Uzan, şişesi 2 bin 500 dolar olan Petrus şaraplarını dostlarıyla veda partisinde tüketerek Fransa’ya kaçmış.

 

Kelepçe... Kiminin ayaklarına vurulur, kiminin aklına ve kimlerinin de onuruna.

 

 


Son günlerde bakıyorum da herkeste bir telaş, bir panik... Gazete sayfaları, televizyon ekranları “Domuz gribi” dedikçe herkes hop oturup hop kalkıyor. Baktım ki mecliste yeterli sayıya sahip hükümet domuz gribini yasaklayan bir kanun çıkarmıyor, Sağlık Bakanlığı “Aşı ısmarladık, gelince hayırlısıyla hiç bir şeyimiz kalmayacak” diyor ama hiç kimsenin yüreği de ferahlamıyor. Çünkü internet üzerinde domuz gribi aşısının dünyada şimdiye kadar üç firma tarafından üretildiğine, ikisinin lisansının olmadığına, üçüncüsünün ürettiği aşının yan etkilerinin ise domuz gribine rahmet okuttuğuna ilişkin açıklamalar domuz gribinden daha hızlı yayılmakta. Dahası, henüz aşılar gelmeden domuz gribi Ankara’ya gelmiş, şimdiden bir okul bir hafta tatil edilmiş...

 

Gördüğünüz gibi iş yine başa düştü ve gözleme dayalı yaptığım klinik deneyler sonucu, aşıya maşıya gerek kalmadan domuz gribine karşı en etkili önlemi alnımın akıyla keşfettim çok şükür! Bir kere bu gribin virüsü insanlara domuzlardan bulaşıyormuş. Pekiyi hangi insanlara? İşte burası çok önemli. Kendilerine yakın, hısım akraba gördükleri insanlara, domuz aklı işte! Ne demiş atalarımız? “Devlet malı deniz, yemeyen domuz!” Ben o kanaate vardım ki bu virüs entel bir virüs ve bu atasözünü nereden öğrenmişse öğrenmiş. O yüzden devlet malı yiyenlere dokunmuyor, işi gücü kendi yağıyla kavrulan gariban vatandaşlara bulaşmak.

 

Hastalığın nedenini bulduktan sonra çaresi kolay. Hem kolay, hem basit. Öğün gözetmeden devlet malı yiyeceksiniz -ki bir doz yeseniz bile yeterli- böylece virüsün ilgi alanından çıkacaksınız, hepsi bu kadar! Nasıl yiyeceğiniz de size kalmış. Artık vergi mi kaçırırsınız, hazine arazisi üzerine kaçak ev mi yaparsınız, devlet ihalesine fesat mı karıştırırsınız, kamu taşıma biletlerinde sahtekârlık mı yaparsınız... Önemli olan, virüs geldiğinde sizi kursağınızda yetim hakkıyla görünce size bulaşmaması.

 

Bu arada en güzel müjdemi sona sakladım. Bugüne kadar devlet malı yemediyseniz bile, eğer oy verdikleriniz iktidara geldikten sonra sayenizde gemiyi, pardon deveyi havutuyla götürdüyse, onlar sayesinde siz de domuz gribinden muafsınız! İçiniz rahat etsin, istediğiniz zaman, istediğiniz gibi aksırın tıksırın, bırakın da devlet malı yemeyenler düşünsün. Bu kıyağımı da unutmayın! Hadi geçmiş olsun...

 

 


Sakal

10/10/2009

Değirmende ağarttım ben bu sakalı.

Ter kokması o yüzden...

Alın teri.

 

Ekmek peşinde koştum her gün,

Coplar yedim hak ararken,

Ve güzel bir dünya düşledim

Geceleri...

 

Türküler söyledim halaylar çektim,

Sevgiler ektim ihanet biçtim,

Sırtımda taşıdım

Nice hançeri.

 

 

Değirmende ağarttım ben bu sakalı,

Acıları öğütüp ders eyledim,

Bir ömürdür ol nedenle,

Her teli.

 

 


Er...

9/10/2009

 

“Er...”

 

“Ergenekon Türkiye’de bir dönüm noktasıdır...”

 

“Ama ben ‘Erken seçim çözüm değildir’ diyecektim?”

 

*                 *                 *                   *

 

“Er...”

 

“Ergenekoncuların hepsi postal yalayıcı, hepsi darbecidir...”

 

“Ama ben “Erkek egemen bir toplumda kadınlar iki kez ezilir’ diyecektim?”

 

*                *                   *                    *      

 

“Er...”

 

Ergenekon davasını eleştirenler yargıyı baskı altına almaya ve etkilemeye çalışmaktadırlar..”

 

“Ama ben ‘Erdemli olmak için sağlam, tutarlı bir kişilik gerekir’ diyecektim?”

 

*               *                    *                     *

 

“”Er...”

 

“Ertosun bir HSYK üyesi olarak Ergenekon sanığı Engin Aydın ile görüştüğü için meslekten ihraç edilmelidir!”

 

“Ama ben ‘Er ya da geç gerçek ortaya çıkar’ diyecektim?”

 

*                   *                   *                      *

 

“Ergenekon davasının savcıları, dava konusunda karar verecek olan mahkeme heyeti, yargıçlar ve soruşturmayı yürüten polisler bir iftar yemeğinde buluşmuşlar!”

 

“..................”

 

“Efendim?”

 

 

*                     *                  *                      *

 



Türkünün aslı “Entarisi ala benziyor” ama bu türkü başka türkü! Tayyip Erdoğan bunu “Aydın Doğan Al Capone’a benziyor!” diye söylemiş Wall Street Journal’deki söyleşide. Ve bu benzetmede bir hikmet arayıp da bulamayanların aklı şaşmakta. Şaşar tabii! Al Capone bir suç örgütü lideri gangster, Aydın Doğan bir iş adamı ve medya patronu... Al Capone yoksul bir aileden gelip bisiklet çalarak iş yaşamına(!) atılıyor, Aydın Doğan’ın ailesi ise bölgenin en köklü ailelerinden... Al Capone vergi kaçırmaktan hapse girmiş, Aydın Doğan ülkesinin vergi rekortmeni ve hakkındaki vergi kaçırma cezasının siyasal olduğu genel kanı. Gerçi bir benzerlik var, var ama...

 

Örneğin; Al Capone yoksul bir aileden gelip ülkenin en zenginlerinden olmuş, yırtık pabuçla gezen Recep Tayyip Erdoğan da öyle... Al Capone bir suç örgütünün lideri, Recep Tayyip de Anayasa Mahkemesince suçu sabit bir parti örgütünün lideri... Al Capone işlediği suçlardan ve bir cürüm örgütü oluşturmaktan ötürü bir türlü yakalanamamış, Recep Tayyip de hakkındaki “kalpazanlık, sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçundan dokunulmazlığı nedeniyle yargılanamıyor...

 

Al Capone maddi gücü sayesinde siyasetçiler ve polis örgütü içindeki adamlarını kullanarak rakiplerini ortadan kaldırmış, Recep Tayyip’in de muhaliflerini susturmak üzere gazetecileri, profesörleri, aydınları ucu açık bir dava ile derdest eden adamları, kamuoyu oluşturmada destek güç olarak yandaş medyada ve hatta Doğan Grubu içinde konuşlanmış köşe yazarları var...

 

Bir benzerlik daha var ki, benzeyen kişiler değil yöntem. Al Capone’u işlediği suçlardan cezalandıramayacağını anlayan devlet onu yok etmek için vergi memurlarını görevlendirmiş, Aydın Doğan’ı iktidar olanaklarını kullanarak ve açıkça yaptığı “Gazetelerini boykot edin” çağrılarıyla sarssa da yıkamayacağını ve Doğan medya grubunu yandaşlarına peşkeş çekemeyeceğini gören Recep Tayyip de vergi memurlarıyla aynı yöntemi denemekte... Ha, bir de bu yöntemi Al Capone’a uygulayan ABD, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Stratejik şeysi!”

 

Evet, bir benzerlik var olmasına var da, Al Capone’a benzeyen Aydın Doğan değil de El Tayyip’miş gibime geliyor. Bilmem yanılıyor muyum?

 

 



 

Çankaya’daki AKP’linin “Tarihi fırsat!” diyerek müjdelediği açılımın ne menem bir şey olduğu hala tartışıladursun, açılım sürecinde yaşananlar “açılım” derken yüzyıllardır birlikte yaşayan Türk ve Kürtlerin “arasının açılmasının” kastedildiğini kanıtladı ele güne. Bugüne dek birbirlerinin etnik kökeninin ne olduğunu merak bile etmeksizin evlenen, komşu, iş ortağı, satıcı, müşteri, arkadaş, sırdaş olan, aynı derneklerde, aynı sendikalarda, aynı takımın tribünlerinde buluşup, birbirinin düğünlerinde halay çekip, aynı camilerde namaz kılıp aynı meyhanelerde dertleşen, coşan insanlar “açılım” gündeme getirildi getirileli birbirine diş biler oldu, araları “açıldıkça açıldı”...

 

 

Bu açılım tuzağına düşen Türkler ve Kürtler birbirlerini suçlamaya, Çanakkale’de kimlerin şehit olduğunu doksan yıl sonra araştırmaya, kimlerin öbürünün sırtından çoluk çocuğuyla asalak geçindiğini kanıtlamaya, birbirlerinden alışveriş etmemeye, stat tribünlerinde etnik savaş provası yapmaya başladılar. Böylece AKP’nin tüm ısrarlara karşın açılımın içeriğini niçin açıklayamadığı da anlaşılmış oldu. Bu arada, “Tarihî fırsatın” aslında “Tarihî bir tehdit” olduğu ve fikir babasının kim olduğu da ayan beyan belli oluverdi!

 

Ortada fol yok yumurta yok iken “Tarihi fırsat” diyerek açılımın düğmesine basan Çankaya’daki AKP’li, Meclisin açılışında yaptığı konuşmada “Eğer biz bu açılımı kendi irademizle yapmazsak, başka güçler yapar, bu meseleyi çözer” diyerek “Başka güçler” adına “Milli iradeye” gözdağı verdi! Ve böylece anlaşıldı ki; Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüce makamında; “Kendi sorunlarımızı biz kendimiz çözeriz, süper güç bile olsa başkalarının iç işlerimize karışmasına izin vermeyiz, biz Irak değiliz” diyerek onurlu duruş sergileyen bir devlet adamı değil, “Başka güçler” adına Türk ulusuna aba altından sopa gösteren bir AKP’linin oturduğu da anlama özürlüler dışındakilerce kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anlaşılmış oldu.

 



Özetin kısası, açılımın açılımı budur!